Bu ateşkes, bir “insani arabuluculuk” görüntüsünün ardına gizlenmiş “güç paylaşımı” pazarlığıdır.
I. Barışın En Zor Biçimi
Gazze’deki ateşkes, kâğıt üzerinde “barış” ama pratikte güçlerin satranç tahtasındaki yeniden dizilişidir. Zaman kimin şah, kimin vezir ve elbette kimin piyon olduğunu gösterecektir.
Silahlar sustu, ama susan yalnız silahlar değil; vicdanlar da sessiz.
En kötü barış bile savaştan iyidir, evet; çünkü savaş insanı ve umudu öldürür.
Fakat bu ateşkesin satır aralarında, adaletle değil, hesapla yazılmış cümleler var.
Bir Filistinli çocuğun canı, hiçbir stratejik denklemde değişken olamaz.
Oysa bugün uluslararası sistem, o çocuğun ölümünü, o rehinenin teslimini istatistik olarak kaydedip geçiyor.
II. Diplomasi Masasının Görünmeyen Oyuncuları
Gazze’deki ateşkes, yalnızca Tel Aviv ile Gazze arasında değil; dünya başkentleri arasında yazıldı. Masada Washington’un kalemi, Londra’nın mürekkebi, Kahire’nin temkinli suskunluğu, Ankara’nın ara bulucu dili vardı. Ama satır aralarına dikkatle bakıldığında, hepsinin ardında aynı eski düzenin mimarları yeniden beliriyor.
Tony Blair… Bir zamanlar “Irak’ta kitle imha silahları var” yalanıyla on binlerce masumun kanına girmiş, şimdi “barış elçisi” sıfatıyla dönen bir siyaset gölgesi. Üstelik Pandora Papers’a göre, ahlak dersi verirken vergi cennetlerinde saklanan bir servetin sahibi.
Birleşmiş Milletler koordinatörü Sigrid Kaag… Batı’nın “tarafsız” maskesiyle, İsrail söylemini yumuşatıp Filistin direnişini diplomasi jargonuna sıkıştıran bir teknokrat. İkinci Filistin Mandası’nın yönetimini şimdiden planlayan bir düzen temsilcisi.
Ve bu yokluk, barışın kim adına yapıldığını acı biçimde fısıldıyor.
Bir halkın kaderi, yine kendi dili dışında yazılıyor. Diplomasi masası, bazen insan eliyle değil, çıkarın soğuk eliyle kurulur. İşte o yüzden bu barış, bir halkın umudundan çok, düzenin istikrarına hizmet ediyor. Gerçek barışın eli, toprağa dokunur; diplomasi masasının soğuk mermerine değil.
III. Uluslararası Hukuk: Kuralın Üstünde Güç mü, Yoksa Gücün Altında Hukuk mu?
Uluslararası hukuk, Gazze’de yalnızca seyirci kaldı. Cenevre Sözleşmesi’nin sivilleri korumaya dair açık hükümleri -IV. Sözleşme’nin 3. ve 147. Maddeleri- her gün, her saat, göz göre göre ihlal edildi. BM İnsan Hakları Konseyi kararları raflarda tozlanırken, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisi kâğıt üzerinde kaldı. Çünkü Batı, adaletin önüne kendi jeopolitik duvarlarını ördü. Öyle ki, ABD yönetimi, İsrail’e karşı “yeterince tarafsız davranmadıkları” gerekçesiyle UCM hâkim ve savcılarını yaptırım listesine aldı.
Orantılılık ilkesi, hukuk kitaplarından kazındı:
Bir militanı öldürmek için on çocuk gömüldü.
Bir füze rampasını susturmak için bir şehir yakıldı.
Bir siyonisti memnun etmek için koca bir hastane yok edildi.
Ayrım ilkesi de mezarına gömüldü.
Artık savaş hedefiyle sivilin farkı, yalnızca enkazın hangi köşesinde öldüğüyle ölçülüyor.
Ve şimdi, “barışın yeni valileri” sahnede.
Gazze’nin idaresi için sözde uluslararası mekanizmalar kuruluyor — ama o masalarda tek bir Filistinli yok.
Bir halkın iradesi, un ve sudan ibaret yardım kolileriyle takas ediliyor.
İnsani yardım, onurdan daha değerli sayılıyor.
Barış, böylece halkın değil, güçlerin projesine dönüşüyor.
Gazze yeniden inşa edilecek belki; ama önce o insanların sesi, onuru ve iradesi yeniden inşa edilmeli.
Yoksa bu ateşkes, yalnızca yıkımın üstüne örtülmüş beyaz bir kefen olarak kalır.
IV. Netanyahu Neden Kabul Etti?
Netanyahu bu ateşkesi kabul etti çünkü kazandığını sandı, ama aslında kaybettiği şey, İsrail’in yıllardır koruduğu “meşruiyet zırhı” oldu. Dünyanın vicdanı artık o zırhı deldi.
UCM korkusu büyüyor: İsrail ordusunun savaş suçu dosyaları olgunlaştı, deliller birikiyor, tanıklar konuşmaya başladı.
ABD baskısı derinleşti: Washington yönetimi, bu kez sessiz kalamayacağını fark etti. Amerikan kamuoyu, özellikle genç kuşak, Filistin meselesinde artık hükümetin politikasını değil, insanlığın sesini dinliyor.
İç kriz keskinleşti: Aşırı sağcı bakanlar Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich bile bu anlaşmaya razı olduysa, bu yalnız dış baskının değil, iç siyasi çöküşün de göstergesi.
Bu ateşkes, bir “insani arabuluculuk” görüntüsünün ardına gizlenmiş “güç paylaşımı” pazarlığıdır.
Netanyahu, savaşı değil, koltuğunu korumak için kalemi imzaladı.
Çünkü artık biliyor ki, bu savaşın galibi yok; yalnızca tükenen bir meşruiyet, sarsılan bir iktidar ve ağır bedel ödeyen bir halk var.
Gerçek kaybeden, barışın sesini bastıran herkes.
V. Türkiye’nin Kazancı mı, Taahhüdü mü?
Türkiye açısından bu ateşkes hem bir diplomatik fırsat hem de ciddi bir taahhüt niteliğinde.
Ankara, sahada asker bulundurmadan “gözlemci” ve “garantör” rolünü üstlenerek süreci yöneten başat aktörlerden biri hâline geldi. Bu rol, Türkiye’yi yeniden bölgesel denklemin merkezine taşıdı; hem diplomasi masasında hem insani yardımların koordinasyonunda belirleyici bir pozisyona yükseltti.
Ancak bu konum aynı zamanda sorumluluk da doğuruyor. Zira her “kazanç” beraberinde bir bağlılık getirir. Uluslararası sistem, Türkiye’nin artan etkisini hem fırsat hem risk olarak görüyor; bu da gelecekte ekonomik, diplomatik ve stratejik alanlarda yeni dengeler kurulacağına işaret ediyor.
Gazze artık yalnızca bir coğrafya değil; doğu ile batı arasında “ahlaki kredinin” ölçüldüğü bir sınav mekânı. Bu sınavda kazanan, yalnız güçle değil, vicdanla hareket edenler olacak. Gerçek kazanç, diplomatik unvanda değil; adaletin yanında durabilme cesaretinde gizli.
VI. Sonuç: Barışın Vicdanı Hukuktur
Bu ateşkes, insanlık adına bir nefes ama adalet adına ağır bir sınavdır.
Uluslararası hukuk, eğer yalnızca kazananların kalkanı olmaya devam ederse, bir daha hiçbir masumun canını koruyamaz. Hukukun vicdanı sustuğunda, diplomasi bir gösteriye; barış ise bir dekorasyon malzemesine dönüşür.
Gerçek barış, imzalarla değil iradeyle kurulur. Kâğıda değil kalbe kazınır.
Filistinli bir çocuğun gülüşü yeniden duyulacaksa, bu ancak hukukun onarıcı gücüyle mümkündür.
Çünkü savaş, insanı yok eder; ama adil olmayan barış, insanlığı.
Evet, en kötü barış bile savaştan iyidir
ama adaletsiz bir barış, sadece sessiz bir savaştır.
Ve bu çağda, barışın gerçek adı hâlâ hukuktur.