Hepimiz biliyoruz ki bu barış masalının altında, kanlı bir imtiyazın ve küresel bir zorbalığın anatomisi yatmaktadır. Soru basit ama cevabı sistemin bütün makyajını dökmeye yetiyor: Kimin nükleer bombası “meşru”, kiminki “tehdit”?

Dünya siyasetinin en büyük yalanları daima en süslü cümlelerle pazarlanmıştır: “Demokrasi getireceğiz”, “Saddam’ın nükleer silahları var”, “Askeri müdahalemizin tek amacı insan haklarını sağlamak” ve en bilineni "Nükleer silahlar barışın teminatıdır."

Hepimiz biliyoruz ki bu barış masalının altında, kanlı bir imtiyazın ve küresel bir zorbalığın anatomisi yatmaktadır. Soru basit ama cevabı sistemin bütün makyajını dökmeye yetiyor: Kimin nükleer bombası “meşru”, kiminki “tehdit”?

Hiroşima ve Nagazaki’nin Mirasçıları Ahlâk Dağıtabilir mi?

Nükleer silah teorik bir laboratuar deneyi değildir. Bu silah, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kitlesel kıtım aracı olarak Oppenheimer isimli Yahudi bilim adamı tarafından tasarlandı ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından kullanıldı. O günün yalanı ise şuydu: “Atom bombası kullanmazsak savaş uzun sürecek ve çok daha fazla insanın hayatına mal olacak”. Bugün Hollywood tarafından insan hakları havarisi sıfatıyla vitrine konan Oppenheimer, ilk başarılı atom bombası denemesinden sonra gururla “Şimdi ben ölüm oldum, dünyaların yok edicisi” demiş, sonra bir an duraksayarak Japonların başına geleceklere istinaden “Şu zavallı insanlar” ifadesini kullanmıştı. Hemen akabinde ise ABD ordu komutanlarıyla toplantı yaparak bombanın atılacağı uygun koşulların sağlanmasının önemine odaklanmış ve şu sözleri kullanmıştı: “ Yağmurda ya da siste atılmamalılar. Çok yüksekte patlatılmasın, yoksa hedef pek hasar almaz”. Hiroşima’nın “başarıyla” bombalandığını duyduğu anda ise “zafer kazanmış bir boksör gibi ellerini başının üzerinde kavuşturup havaya kaldırmış” ve alkışlarla karşılanmıştı. Yüz binlerce sivilin bir saniyede küle dönüştüğü o kara leke, bugün nükleer ahlak dersi verenlerin elinde bir mühür gibi durmaktadır.

Şimdi durup düşünelim: Bir silahı tarihte ilk ve tek kullanan, üstelik bunu siviller üzerinde deneyen bir güç; hangi hakla, hangi gerekçeyle ve hangi ahlâki üstünlükle bir başkasına "Sen buna sahip olamazsın" diyebilir? Bu, bir seri katilin elinde silah tutarken başkasına silahsızlanma vaazı vermesinden farksızdır. Uluslararası hukuk burada susmaz, aslında burada çöker. Çünkü verilen karar hukuki değil, tamamen sömürgeci bir vasiyetnameden ibarettir.

NPT: Bir Ayrıcalık Sözleşmesi, Bir Pranga

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), modern dünyanın "Nükleer Engizisyonu"dur. Bu metin Papa’nın 1494’te Amerika kıtasını İspanya ve Portekiz arasındaki ikiye bölmesine benzer şekilde dünyamızı iki kutba ayırmaktadır: Efendiler ve tebaalar.

Beş daimi üyeye (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) "istediğin kadar nükleer başlık biriktirebilirsin" diyen sistem, geri kalan dünyaya "asla sahip olamazsın" yükümlülüğünü dayatır. Bu, egemen eşitlik palavrasıyla bile açıklanması mümkün olmayan tescilli bir kast sistemidir. BM Şartı’nın girişindeki "eşitlik" vurgusu, nükleer siloların kapısında son bulur. NPT, yayılmayı önleyen bir güvenlik kalkanı değil; nükleer imtiyazın üzerine atılmış hukuki bir kılıftır.

Çifte Standartlar Mezarlığı: İran, İsrail ve Kuzey Kore

Bugün İran üzerinden koparılan fırtına, aslında bir güvenlik kaygısı değil, bir jeopolitik ambargo refleksidir. Sistemi kuranlar, nükleer mülkiyetin sınırlarını çizerken adalete değil, "sadakate" bakarlar.

Somut konuşalım:

• İsrail: Ortadoğu’nun ortasında, Türkiye’ye sadece 1250 km mesafede bulunan Dimona’da, hiçbir denetime tabi olmayan, varlığı "açık sır" olan devasa bir nükleer cephaneliğe sahip. Batı için bu bir "demokrasi koruması" mı? Neden İsrail’in bombaları bölgesel barışa engel değil de, İran’ın uranyum zenginleştirmesi kıyamet alameti?

• Kuzey Kore: Sistemi tamamen reddetti, bombayı yaptı ve masaya oturdu. Bu da bize gösteriyor ki; küresel sistem ahlâka değil, tamamlanmış güce boyun eğiyor.

Bu tablo şunu haykırıyor: Silaha sahip olanlar güvenlik üretiyor da, sahip olmak isteyenler neden kaosun kaynağı sayılıyor? Eğer nükleer silah "kullanılmamak için" bir caydırıcılık unsuruysa, bu hak neden sadece seçilmiş bir azınlığın tekelindedir?

Maskeler Düşmeli: Ya Hep Ya Hiç!

Dünya bir yol ayrımında. Ama bu yol ayrımı "İran rejimi kalsın mı, gitsin mi?" sığlığına sığmayacak kadar derindir. Önümüzde iki dürüst seçenek var:

1. Evrensel Arınma: Washington’dan Moskova’ya, Tel Aviv’den Paris’e, Yeni Delhi’den Pekin’e kadar tüm nükleer başlıklar imha edilir. Bu, hukukun gerçek zaferidir.

2. Vahşi Eşitlik: Eğer seçilmiş bir azınlık bu mutlak yıkım gücünü elinde tutmaya devam edecekse, o zaman hiçbir devletin güvenliği bir başkasının insafına bırakılamaz.

Şu anki durum, "nükleer bir apartheid" rejimidir. Bir yanda nükleer obezite yaşayan devasa güçler, diğer yanda bu güçlerin tehdidi altında yaşamaya zorlanan silahsız devletler. Bu noktada akla 1972'de Pakistan'ın nükleer programını başlatan Zülfikâr Ali Butto’nun sözleri geliyor: "Gerekirse ot yeriz ama nükleer bombamızı yaparız".

Sonuç: Güçlülerin Hukuku mu, Hukukun Gücü mü?

Uluslararası hukuk, ancak herkese aynı şiddette uygulandığında hukuk vasfını kazanır. Aksi takdirde, güçlülerin zayıfları dövmek için kullandığı sopa olmaktan başka bir anlam taşımaz.

Hiroşima ve Nagazaki’nin faili olan, üstelik bu katliamları gülerek “sürpriz” olarak nitelendiren başkan tarafından yönetilmekte olan bir gücün, ahlâk bekçiliğine soyunması trajikomiktir. Dünya ya bu nükleer kast sistemini kökten reddederek topyekûn silahsızlanacak ya da bu çifte standartların yarattığı adaletsizlik bir gün o sahte "nükleer barış" kulesini yerle bir edecektir.

Çünkü kimsenin bombası, bir başkasının yaşam hakkından daha kutsal değildir.