Eskiden lüksün bir tarifesi, herkesçe kabul görmüş bir faturası vardı: Boğaz’a nazır yükselen bir beton kütlesi, kapıda kör bir parıltı, kolda milyarlık bir mekanik düzenek... Güç, dışarıya saçılan, etrafı sağır eden bir gürültüden ibaretti. Ne kadar çok bağırırsan, ne kadar çok sergilersen o kadar varsın sanılırdı.
Şimdi çağın derisi değişti, o eski vitrinler çöktü.

Artık gerçek lüks; ulaşılmaz olmaktır. Ulaşılmaz olmanın lüksü telefonun o zehirli ekranına gömülmeden, parmakların o cam yüzeyde delicesine gezinmediği; sosyal medya bildirimleri, e-postalar ve sürekli çevrimiçi olma ihtiyacıyla bombardımana tutulmadan geçen sakin bir akşamdır. Gerçek özgürlük ise kimsenin sizden bir parça koparamaması, o adına "acil" denilen illüzyonlarla, başkalarının yarattığı suni krizlerle zihninizin yağmalanmamasıdır.

Yeni çağın en pahalı şeyi para değil; kafanın susmasıdır.

Çünkü modern insan cebinden değil, ruhundan iflas etti. Banka hesapları şiştikçe, metrekareleri daralan zihinler, ekranların kölesine dönüştü.

Ruhun Yeni Esareti: "Her An Erişilebilir" Olmak

Eski dünyanın insanı bacağını, kolunu, sırtını yorardı; toprağı kazar, taşa şekil verir, bedeniyle bedel öderdi. Akşam olup güneş çekildiğinde o yorgunluk dururdu. Şimdikiler ise doğrudan varoluşunu, bilincini yoruyor. Üstelik bildirimler, alarmlar ve hatırlatıcıların neden olduğu bu yorgunluğun bir mesai saati de yok.
Sabah daha gözünüzü açmadan, yataktan tek bir uzvunuzu bile çıkarmadan dünyanın bütün pisliği, cevapsız mailler, WhatsApp bildirimleri, başkalarının bitmeyen talepleri ve küresel kaos avucunuzun içine boşalıyor. Güne bir "günaydın" ile değil, çözülmesi gereken onlarca yabancı problemle başlıyorsunuz. Akıllı telefonlar sürekli bir aciliyet duygusu içinde kendi ritimlerini dayattıkça, insan artık kendi zihninin içinde mutlak bir ev sahibi olmaktan çıkıp, her an kapısı alacaklılarca çalınan sığıntı bir kiracıya dönüşüyor.

Bütün bunlar akla Marx'ın 1844 tarihli Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları'ndaki teorisini getiriyor. Marx’ın teorisinde üretim zincirinin başındaki makine ritmi belirliyor, bir orkestra şefi gibi temposunu insan işçilere dikte ediyor ve işçilerin, ne kadar acı verici olursa olsun, bu tempoya ayak uydurmaktan başka seçeneği kalmıyordu. Günümüzde bu mekanizma sanayi üretimi alanının ötesine uzandı ve milyarlarca insan telefon bildirimlerinin ritmine bağlı dijital zombilere dönüşmeye başladı.
Bakın etrafınıza; gücü artık sadece o soğuk rakamlar belirlemiyor. Bir insanın ne kadar güçlü olduğunu, bir odada tek başına, elinde hiçbir dijital oyuncak olmadan, tamamen sessiz kaldığında yüzünde oluşan o sarsılmaz ifade fısıldıyor. O odada kaç saniye dayanabiliyorsun? Kendinle baş başa kaldığında içeride bir iç savaş mı çıkıyor, yoksa derin bir deniz sessizliği mi başlıyor? İşte gerçek servet burada ölçülüyor.

Kendine Yakalanma Korkusu

Çünkü çoğunluk bu sessizlikten, sanki ölümcül bir fobiymiş gibi kaçıyor.

Televizyonu açmadan nefes alamayanlar, fonda bir radyo ya da podcast uğultusu yoksa delirenler, tuvalete bile ekran kaydırmadan gidemeyen, hatta telefonunu yastığının altına koyup yatanlar var. İnsanlık, kendi kafasının içindeki sesleri duymamak için milyarlarca dolarlık bir gürültü endüstrisi yarattı. Neden biliyor musunuz?
Çünkü sessizlik, insanı kendisiyle pusuya düşürür. Aynayı tam yüzünüze tutar. Sakladığınız pişmanlıkları, ertelediğiniz kararları, geçiştirdiğiniz acıları ve o büyük bomboşluğu önünüze serer.
Ve bu modern çağın en büyük, en derin kabusudur: İnsanın kaçacak hiçbir sahte kalabalık bulamayıp, eninde sonunda kendine yakalanması.
İşte bu yüzden dünyanın en pahalı sığınakları artık en ıssız, en izole olan yerler. Doğada tek başına kaybolabilmek, o her an aranıp bulunabilen "erişilebilir" insan zincirinden kopup ulaşılamayan o adam olmak, kafanın içinde amansız bir mahkeme kurmadan, hesap kitap yapmadan uykuya dalabilmek... Bunlar artık günümüz dünyasının en aristokratik, en erişilmez ayrıcalıklarıdır.

Vitrinler Huzur Kusuyor

Güven duygusu bile bu büyük enkazdan payını aldı; o da artık bütçesi yetmeyene lüks. Kimse kimseye tam anlamıyla teslim olamıyor artık. Herkes temkinli, herkes zırhını kuşanmış, herkes dostluklarda hesapçı, ilişkilerde yorgun, iş hayatında tetikte. Dijital ağlarla, fiber optik kablolarla birbirine sımsıkı bağlanmış ama içten içe çürüyen, yalnızlığından kokuşan bir kalabalığın ortasındayız.
Belki de bu yüzden, fark ettiyseniz artık kimse öyle çiğ bir zenginlik taslamıyor. Parayı göstermek artık rüküşlük sayılıyor; şimdi herkes "ne kadar huzurluyum", "ne kadar doğallık içindeyim" pozu verme telaşında. Çünkü sahte bir doğallık bile, gerçek bir holding binasından daha çok imrenme yaratıyor.
Ama bu sistemde gerçek asla değişmez:
* Dünyanın en pahalı, en ortopedik yatağında sabaha kadar gözünü kırpmadan dönüp duruyorsan, aslında tam bir fukarasın.
* Milyonluk o lüks aracında direksiyonu tek elle tutup diğer elinle telefonda bitmeyen bir krizi yönetiyorsan, özgür değilsin; sadece çok hızlı giden bir kölesin.
* Zihnin sürekli bir alarm simülasyonundaysa, her an bir şey kaçırıyorum dürtüsüyle titriyorsan, hayat seni çoktan rehin almıştır.

Çiğ Çağın Fiyakası

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) geçtiğimiz yıl ibret verici bir araştırma yaptı. Bu araştırmanın sonuçlarına göre ülkemiz insanının yüzde 84'ü akıllı telefona sahip, gençler arasında bu oran yüzde 94. Hatta 12 yaşın altındaki çocukların üçte biri bile artık akıllı telefona sahip. Ortalama günlük ekran kullanma süremiz altı saati aşmış. Böylesi bir ortamda sürekli haber akışına ve sosyal medyaya bağlı olmak, bilişsel işlevlerimizi ve sosyal davranışlarımızı korkutucu bir şekilde dönüştürüyor. Giderek büyüyen bir 'dijital zombi topluluğu riskiyle karşı karşıyayız; yani sürekli çevrimiçi bağlantıda olan ancak dijital dünyadan kopuk, tam ve sağlıklı bir yaşam sürmeyen bir topluluk.

Sistem bize her gün, her saat başı yeni bir şeyler dayatıyor: Daha büyük bir metrekarede yaşa, daha fiyakalı bir logoyu göğsünde taşı, daha parlak, daha gürültülü bir vitrin ol...
Oysa insanın can havliyle, tırnaklarını toprağa geçire geçire aradığı şey aslında çok yalın, çok masum:
* Üzerinde sadece işinin olduğu, gürültüsüz bir masa.
* Zamanın bir kırbaç gibi sırtında şaklamadığı birkaç saat.
* Arkanı gözün kapalı dönebileceğin üç beş net insan.
* Ve uyandığında içini korkuyla, kaygıyla titretmeyen bir yarın.
Bir şeyi kaçırma korkusu ve teknoloji kullanımının yönlendirdiği çağımızda, süresiz olarak çevrimiçi bağlantıda kalmanın olumsuzluklarına çözüm bulmalı ve şu gerçeğin farkına varmalıyız.
Bu çiğ, bu her şeyi tüketen dijital çağın en büyük, en ulaşılamaz gösterişi artık maddi bir servet değil; içerideki o sarsılmaz, o satılık olmayan mutlak huzurdur.