Bir çocuk öldürüldü. Faili de bir çocuk.

Çocuk suçları manşetlere taşınmaya devam ediyor. Büyük şehirlerin belediye başkanlarının onda altısı, çocuk suçlarının şehirlerinde bir sorun olduğunu söylüyor ve Esenyurt’un sokaklarından yükselen o karanlık haberden sonra, toplumun ağzında yine aynı ezberler dolaşıyor: "Böyle çocuk mu olur?", "Can alanın çocukluğu mu kalır?", "Neden bu cezalar bu kadar komik?".

Öfkeyi anlıyorum, acı zaten hepimizin boğazında bir düğüm. Ancak öfke, mantığın önüne geçtiğinde kendimizi kandırmaya başlıyoruz. Sanıyoruz ki cezayı iki katına çıkarınca cinayetler bıçak gibi kesilecek. Oysa daha sert cezalar getirmek, çocukları yetişkin gibi yargılamak ve hapis cezasına aşırı güvenmek, toplumu daha güvenli hale getirmek bir yana çoğu zaman daha da kötüleştiriyor. Suçu azaltmak yerine, derin suç döngülerini körüklüyor, rehabilitasyonu baltalıyor ve toplum güvenine zarar veriyor.

Cezaevleri, dışarıdaki iklim değişmediği için daha büyük suç makineleri üretir, suç üniversitelerine dönüşür. Çünkü suç tekil bir eylem değil, bir iklim meselesidir. Gökyüzü fırtına yüklüyse, şemsiyeyi büyütmek sizi ıslanmaktan kurtarmaz.

Suçu "kahramanlık" diye izleyen bir toplum olduk

Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım: Biz yıllardır suçu, mafya estetiğini, "racon" kültürünü bir başarı hikâyesi gibi izliyoruz, şiddeti stilize ediyoruz. Ekranlardaki o ağır abi dizileri, sosyal medyadaki silahlı klipler, sokaktaki o kabadayı dili... Suç, bir utanç kaynağı olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüştü. Silah artık bir cinayet aleti değil, bir "aksesuar" gibi sergileniyor.

Hesap verebilirliği güven, iyileşme ve destekle birleştiren yaklaşımların yokluğunda ve yoksulluğun çıkmazında, geleceksizliğin içine hapsolmuş bir genç için bu anlatı ne ifade ediyor biliyor musunuz?

Hızlı saygınlık: Kimsenin yüzüne bakmadığı bir gencin, eline silah alınca "abi" mertebesine yükselmesi.

Kısa yoldan zenginlik: Okuyarak değil, çökerek kazanma illüzyonu.

Yalancı bir adalet: "Devletin çözemediğini mahalle çözer" zehri.

Adalet duygusunun çekildiği her yeri birileri mutlaka doldurur. O boşluğa ya hukuk girer ya da çeteler. Çocuk, hangi dili duyuyorsa onu konuşur. Bu romantik bir saptama değil; sokağın en çıplak, en acı gerçeğidir.

"Suça sürüklenen çocuk" bir aklama değildir

Hukuktaki bu kavram, birilerini kurtarma operasyonu değil, bir gelişim biyolojisi kaydıdır. Çocuk; dürtülerini kontrol edemeyen, riskin sonuçlarını tartamayan, yetişkin muhakemesine sahip olmayan bir varlıktır. Şiddetin normalleştiği, "güçlü olanın haklı olduğu" bir mahallede doğan çocuk için şiddet bir eşik değil, hayatta kalma refleksidir.

Modern dünya bu yüzden çocuğa bakarken şu hassas dengede durmaya çalışır: Sorumluluğu teslim et (mağdur için), ama geri dönüş kapısını kapatma (toplumun geleceği için).

Dünya bu "indirim" işini nasıl çözüyor?

Gelişmiş hukuk sistemleri "çocuktur, bir şey olmaz" demiyor; sadece ölçüyü farklı kuruyor:

Fransa: "Yarı oran" kuralını işletiyor. Yetişkine müebbetse, çocuğa en fazla 20 yıl. Net ve katı.

Almanya: Tavanı aşağı çekiyor. En ağır suçta bile gençlik hapsini genellikle 10 yılla sınırlıyor. "Bugünün öfkesiyle, yarının profesyonel suçlusunu imal etmeyelim" mantığıyla hareket ediyorlar.

İngiltere: "Başlangıç noktası" sistemini kullanıyor. Cinayette yetişkin için çıta çok yukarıdayken, çocuk için daha makul bir yerden başlıyorlar ama süreci sıkı denetliyorlar.

Hollanda: Önlemek tedavi etmekten daha insanidir felsefesinin hakim olduğu Hollanda’da şiddete karşı etkili müdahalenin sırrının çoğu zaman mesajdan ziyade mesajı ileten kişide olduğu kabul ediliyor. Savcılar veya polis memurları yerine, gençlerle güvenilir ilişkisi olan toplum üyeleri, risk altındaki gençlere müdahaleyi ulaştırıyor. Bu "güvenilir mesajcı" yaklaşımı, ele alıyor ve yayılmasını kaynağında engellemeye çalışıyor.

Bu ülkeler bu uygulamaları insancıl oldukları için değil, kamu güvenliği hesabını bildikleri için yapıyorlar.

Cezalar artmalı mı? Evet, ama bir şartla...

Açık konuşalım: Özellikle organize suça bulaşmış, şiddeti alışkanlık haline getirmiş vakalarda "çocuk" zırhının suistimal edildiği bir gerçek. Toplumun vicdanı burada kanıyor. Evet, bu rejim gözden geçirilebilir, cezalar ağırlaştırılabilir.

Ama bir "ama"mız var: Adil bir yargı düzeni kurmadan cezayı artırmak, sadece kağıt üzerinde adalettir. Yargıya güvenin sarsıldığı yerde yüksek ceza, adaleti değil, daha büyük haksızlıkları doğurur.

Yolunu kaybeden çocuklar, birbirleriyle nadiren iletişim kuran parçalanmış sistemler, ve devlet kurumları arasında gidip gelirken, ve bunların arasında çok az koordinasyon varken yaptırıma odaklanmak doğru mu?

Gerçek azmettiriciler dışarıda gezerken, tetiği çektirilen çocuğu gömmek çözüm mü?

Delil kalitesinin düştüğü, kamuoyu baskısıyla hüküm verilen bir sistemde, yarın yanlış bir kararın kurbanı olmayacağımızın garantisi var mı?

Bataklık tam olarak neresi?

Sivrisinek avlamak (yani suçluyu cezalandırmak) asayişin görevidir. Ama bataklığı kurutmak devletin ve toplumun borcudur. O bataklık şurasıdır:

Okulu terk edip sokağın kucağına düşen çocuklar.

Gettolaşan mahallelerdeki "kendi kanununu yazma" hali.

Parayı ve şiddeti kutsallaştıran popüler kültür.

Çocuğu koruyamayan, aile içi şiddeti seyreden sosyal hizmet ağları.

Sorunu yapıcı bir şekilde ele almak için, daha sert cezalar talep eden eski moda yaklaşımlara karşı koymalı ve işe yarayan yöntemlere yatırım yapmalıyız: güvenilir aracılar, koordineli yönlendirme ve onarıcı adalet. Bu üçlü çözüm sistemi, kanıtlara dayanır, insan temellidir ve daha güçlü, daha güvenli toplumlar oluşturmak için çocuk suçluluğunu azaltır. Mağdurların sesine saygı duyan, gençlere ömür boyu sürecek bir sabıka kaydının sonuçları olmadan işleri düzeltme şansı veren gerçek toplumsal iyileşmeyi ve dayanıklılığı teşvik etmediğimiz sürece daha çok "sert paketler" açıklar, ama her geçen gün daha karanlık bir sokağa uyanırız.

Son söz: Esenyurt’ta bir çocuk öldü. Bu cümlenin ağırlığı hiçbir yasal düzenlemeye sığmaz. Eğer her olaydan sonra sadece "asın, kesin" diyip aynı noktaya dönüyorsak, biz sorunu değil sadece kendi vicdan azabımızı yönetiyoruz demektir.

Unutmayınız, gerçek adalet, suçlunun ceza almasıyla sınırlı bir çıkmaz değil; suçun işlenmediği bir düzen inşa edebilmektir.