Ortadoğu ile ilgili konuşurken, özellikle bölgeyi sahada, bölge içinde takip edenler tarafından bölgeye dair dışarıdan yorum yapanlar, teorik konuşanlar, sahayı bilmemekle itham edilir. El hak doğrudur da… ancak bir gerçeklik daha vardır; olayın içinde olanlar, sudaki balık misali, birden çok kez içlerinde bulunduğu durumu fark edemez, biraz dışarıdan bir bakış da yer yer doğru okumalar yapabilir. Bugün olduğu gibi…

Yine mi Sıffin?

Ortadoğu ile ilgili konuşurken, özellikle bölgeyi sahada, bölge içinde takip edenler tarafından bölgeye dair dışarıdan yorum yapanlar, teorik konuşanlar, sahayı bilmemekle itham edilir. El hak doğrudur da… ancak bir gerçeklik daha vardır; olayın içinde olanlar, sudaki balık misali, birden çok kez içlerinde bulunduğu durumu fark edemez, biraz dışarıdan bir bakış da yer yer doğru okumalar yapabilir. Bugün olduğu gibi…

Suriye’de neler oluyor?

Suriye’de Trump doktrini gereği olan şu; ABD, Kürtleri tamamen terk etmeden “Esed gidiyor, Suriye’de bir otorite lazım çünkü otorite olmadığında olan şey terör, şuraya biri gelsin, gelen aktör bölge içinden olsun, kendi göbeğinizi kendiniz kesin” dedi ve yeni otorite, Ahmet Şara ve ona bağlı gruplar oldu/seçildi. Şu durumda Trump’ın yapmak istediği, ABD’yi zahmete ve maddi yük altına sokmadan, Kürtleri saldırıya açık hale ve İsrail’i de risklere açık hale getirmeden bir politika oluşturmaktı. Nihayetinde Esed’in gittiği günden bugüne bu politika öyle ya da böyle işler durumda. İsrail, Suriye’de bayrak dikiyor, kimseden ses çıkmıyor, SDG ve Şara yönetimi masada uzlaşmaya çalışıyor, ABD, sadece bir uzlaşı olsun diye tarafları zorluyor… Efendim, Şara’nın başına ödül konmuştu, teröristti vesairenin bir önemi yok, ABD böyle, “evet dün terörist olabilir ancak bugün müttefikimiz” der ve geçer, bir şey yapabilir miyiz, yapabilir misiniz, hayır, zaten durum ortada… Hülasa, Suriye meselesi, doğru-yanlış tartışılır, özetle böyle…

Eş zamanlı olarak Türkiye’de “sürpriz” biçimde başlayan “Terörsüz Türkiye” süreci de Suriye ile bağlantılı… yani ABD politikalarınca, en azından şimdilik, Kürtlere, beklentide olduğu gibi Suriye’de ve Türkiye’de bir devlet, özerklik verilmeyecek ancak Kürtler anayasal haklara, eşitliğe kavuşacak, sistemlere entegre edilecek. Şara yönetimi için, Türkiye için bu oldukça kabul edilebilir bir durum. Ancak meseleye Kürtlerin zaviyesinden bakılınca bunun kabul edilmesi mümkün değil zira “Suriye’de savaştık, belli kazanımlar elde ettik, şimdi o kazanımları kaybedemeyiz, IŞİD tehlikesi var ve silah bırakamayız” diyorlar. Türkiye’de ise İmralı, en azından şimdiye kadar, “silahlı mücadele bitti, artık diyalog zamanı, yüzümüz Türkiye’ye dönük” diyerek bu planlamaya olumlu baktı. Elbette Kürtler arasındaki bu derin farkta, Öcalan’ın hapiste, Abdi’nin ise sahada olmasının etkisi var. Özetle Türkiye’de de durum bu.

İster Kürtler deyin, ister Kürt siyasi hareketi deyin, isterseniz PKK-PYD terör örgütü deyin, fark etmiyor; bir grup var ve neredeyse SDG’ye destek vermeyen herkesi IŞİD’ci, cihatçı ilan ediyor. Aynı zamanda Rudaw’daki habere göre de Şara yönetimine bağlı bir grup Enfal Suresi ayetleri ile SDG’ye karşı operasyona geçtiklerini duyuruyor. Geçtiğimiz hafta SDG ve Şara yönetimi arasındaki gerilime Furkan günleri benzetmesi yapılmış ve SDG ile Şara yönetimi arasındaki gerilim, sanki mümin-kafir savaşıymış gibi resmedilmişti… Ortada bir din savaşı yok ama tarafların en fazla sesi çıkanları, meseleyi din savaşına indirgemekte kararlı…

SDG ve Şara yönetimi arasındaki gerilim, bir din savaşı değil, bu kafirin ve müminin savaşı değil, çok acı ama maalesef bu kardeş savaşı ancak her iki kesimin marjinal ağızları da bu savaşı maalesef din savaşına çevirmek istiyor, bunun asırlar öncesinde de bir benzerini yaşadık, bugün hala o günkü ayrılıkların acısını çekiyorken, maksadımız eski kabuslarımızı geri çağırıp bu gerilimleri derinleştirmek değil bunlardan ibret alıp tekrar etmemek olmalı.

İslam tarihine aşina olanlar, “asırlar öncesinden” kastımın ne olduğunu anlayacaktır. Kimseyi Ali taraftarı ya da Muaviye taraftarı ilan etmeden Sıffin Savaşı’nı yani ilk fitne olayını hatırlatmak istiyorum; Sıffin Savaşı… Sıffin, Suriye'de, Fırat boyundaki Rakka’nın doğusunda bir bölge. Muaviye’nin iktidarı elde etmek için Ali ile girdiği mücadele ve iktidarı hakkı olmadan ve hak olmayan biçimde elde etmesi, bu fitneden Haricilerin çıkması, hatırlarsanız IŞİD de vaktiyle çokça Haricilere benzetilmişti.

Sıffin Savaşı, asılar önce, “Allah adına” denilerek ve hatta “kader” konusu istismar edilerek yapılan bir savaş, bugün İslam coğrafyasında hala ayrılığın, fitnenin dolaşımına hizmet ediyor. Oysa bu, Allah adına, İslam adına değil, iktidarı elde etmek adına ortaya çıkan bir fitneydi. Dolayısıyla Suriye’de de bir mümin-kafir savaşı yok, iktidar mücadelesi var ancak buna din savaşı demek sorunu çözmediği gibi tarafları daha da gergin bir hale getiriyor.

Sahadaki yıllarca savaşmış insanlara, canı yanmışlara akıl verecek durumda olmasam da sahanın dışındaki bir sağ duyulu göz olarak; SDG ve Şara yönetiminin bir şekilde uzlaşması, Kürtlerin kazanımlarının ellerinden alınmaması, Suriye’de birliğin korunması, Türkiye’deki çözümün de devam etmesi gerekiyor. Bunu sağlamak zor belki ama imkansız da değil. Çünkü Batı, SDG’nin arkasında eskisi gibi durmuyor, sahada Şara’nın eli daha güçlü ve Kobane günlerinin acıları hala herkesin anılarında taze… Bir daha yaşanmaması için, belki hoşa gitmese de, biraz taviz verip en az zararla bölge insanlarının, Suriye’de de Türkiye’de de kırık dökük de olsa bir uzlaşmanın, birliğin imkanlarını zorlamak gerekiyor, eminim canı çok yanmışlar bunu anlamayacaktır, sahada olanlar böyle bakmayacaktır ancak bazen dışarıdan bir göz meseleleri daha isabetli okuyabilir, ona da “kafir ya da faşist cihatçı” demeden kulak vermek gerekebilir. Zira aksi olduğunda ne olduğunu maalesef en acı biçimde tecrübe ettik; katliam haberleri, yeniden mi bunu yaşayalım, yeni Sıffinler mi icat edelim? Gerçekten istenilen bu mu?