Suriye’de her geçen saat yeni bir gelişme oluyor. Dünden beri gelin son gelişmeleri özetlemekle başlayalım: Suriye Cumhurbaşkanlığına göre SDG terör örgütü ile Haseke’nin geleceğine ve idari/askeri entegrasyonuna yönelik mekanizmalara dair mutabakat sağlandı. SDG’ye bölgelerin pratik olarak entegrasyonuna dair detaylı bir plan hazırlamasına yönelik istişareler için dört gün süre verildi. Buna göre anlaşma sağlanması halinde, Suriye ordusu güçleri Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmeyecek, kentlerin çevresinde kalacak. Daha sonra Haseke vilayetinin, Kamışlı da dahil olmak üzere, barışçıl entegrasyonuna ilişkin takvim ve detaylar ele alınacak. Ayrıca Suriye ordusu güçlerinin Kürt köylerine girmeyeceği ve bu köylerde, anlaşmaya uygun olarak yerel halktan oluşan yerel güvenlik birimleri dışında herhangi bir silahlı gücün bulunmayacağı teyit edildi. Tüm bunlar olurken ABD, SDG”nin son kullanma tarihinin geçtiğini resmen açıklamış oldu.

Peki, dün iç siyasette neler oldu? Partilerin grup toplantılarının başlıkları dikkat çekerken, DEM Parti’nin haftalık grup toplantısını mecliste yapmaması ayrıca dikkat çekti. Toplantının Nusaybin gibi sembolik bir sınır kentinde yapması tesadüf değil. Mesaj sadece bölge seçimiyle de yapılmadı. Yetmedi bir de “SDG bal gibi Kürtleri temsil ediyor” çıkışı geldi. Bu noktada mesele sadece iç siyaset değil, doğrudan Suriye denklemiydi. Türkiye’nin güney sınırında, Suriye Demokratik Güçleri üzerinden inşa edilmek istenen yapı, Washington destekli bir fiili durumdu. Ayrıca “Kürtleri temsil ediyor” iddiası, sahadaki bütün Kürtleri tek bir askeri-siyasi yapıya indirgeme kolaycılığıdır.

Tam da bu sözlerin ardından bayrağımıza yönelik alçak saldırının gelmesi, tesadüf kelimesini lügatten çıkarttırıyor. Bayrak hedef alınırsa mesele sembolik olmaktan çıkar, egemenlik meselesine dönüşür. Devletler sembollerle yaşar; bayrak düşerse söz biter. O yüzden bu saldırıyı “provokasyon” diye yumuşatmak, meseleyi hafife almak gibi geliyor bana.

Burada Suriye sahasını doğru okumak gerek. Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu, sınır hattında alan temizliği yaparken, amaç yalnızca askeri değil; koridoru kesmek, fiili bölünmeyi engellemektir. Bu hamleler, Türkiye’nin kendi güvenliğini Suriye içinde kurma stratejisinin parçasıdır. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama gerçek budur: Sınır güvenliği sınırın ötesinde sağlanıyor.

Peki bütün bunları Açılım süreci perspektifinden nasıl okumalıyız? Açılım, silahın susması ve siyasetin konuşması içindi. Ama siyasetin dili, dışarıda silahlı yapılara meşruiyet devşirmeye evrilmeye başlandığında, iş başka bir tarafa evrilir. Barış, devletin egemenlik alanını tartışmaya açarak gelmez. Tam tersine, güçlü devlet zemininde mümkün olur. Bugün Türkiye’de Kürt vatandaşların taleplerini savunmak başka, Suriye’deki silahlı bir yapıyı “temsilci” ilan etmek başkadır. Birincisi siyasettir, ikincisi jeopolitik körlüktür. Hele ki bunu sınırda, bayrağın gölgesinde yapmak, toplumun sinir uçlarıyla oynamaktır. Kimse kusura bakmasın: Bu ülkede bayrak yere düşmez, düşürülmez. Barış istiyorsak, önce bayrağa saygıdan başlamak zorundayız.