Toplumsal kodların sunduğu steril mutluluk tam da! Ancak O, bu hayatın içinde dekor gibi. Yani Füsun ile bir aşk ve tutku yolculuğu başlıyor gibi gözükse de Kemal aslında kendiyle karşılaşıyor.
Kemal’i bu yaşadığımız çağda ben çok sevdim. Evet, tereddütsüz sevdim. Bu yazıyı da karakteri savunmak için değil, onunla birlikte düştüğüm için yazıyorum. Çoğunluğun kolay hükmüne sığınmamayı tercih ediyorum. Çoğunlukla kitapta “takıntılı” veya “saplantılı” denip geçilen obesesif bir karakterde, yaşadığımız bu çağın unuttuğu duygu yoğunluğunu hissettim. Ve itiraf edeyim: o yoğunluğa hayranlık duydum.
Elbette bu yapımda Kemal’i yalnızca patoloji üzerinden okumak olmaz. O zaman meselenin ana damarını kaçırmış oluruz. Çünkü Kemal’in meselesi aynı zamanda kendi hayatına yabancılaşıp, yeni bir hayat keşfetme yolculuğu. Bunu da en çok dizideki 5. bölümden itibaren görüyoruz; yani Füsun’un terk edişinden sonra. Kemal’in Nişantaşı konforu, nişanlısı, statüsü, çevresi… hepsi kendisi için doğru hayat gibi. Toplumsal kodların sunduğu steril mutluluk tam da! Ancak O, bu hayatın içinde dekor gibi. Yani Füsun ile bir aşk ve tutku yolculuğu başlıyor gibi gözükse de Kemal aslında kendiyle karşılaşıyor. Kemal mutluluğu kaybettikçe huzura yaklaşmaya başlıyor. Farklı bir ikilem değil mi? Mutluluk aslında toplumsal bir performans gösterisi mi sorusunu akla getiriyor.
Üstelik dizinin bir bölümünde yakın arkadaşına şöyle diyor:
“Benim için hayatın amacı mutluluk değil. Bana huzur veren başka bir hayatın peşindeyim.”
Kemal Basmacı hasta mı radikal mi?
Şimdi Kemal’in duygu devamlılığı olmadığı ortada. Dürtüsel ve cesur davranan aynı zamanda duygularını çok yoğun yaşayan bir adam. Yani yüksek, çok yüksek. Bugünün rasyonel aşk anlayışına oldukça ters, kimilerimizi bu yüzden rahatsız etti.
Ya seviyor ya yok oluyor.
Ya sahip oluyor ya kaybediyor.
Ara ton bilmiyor. Ve en sonunda toplumun makul bulmadığı rasyonellikten uzaklaşıp, kontrolü iyice kaybediyor.
Füsun’un Yokluğunda Kemal…
En önemli kırılma burada. “Yokluk”.
Yokluk, Kemal’in öğretmeni.
Yokluk onu dönüştürüyor.
Füsun’u kaybettikçe kendi hikâyesinin yazarı oluyor.
Masumiyet Müzesi’ni okuyan herkes bunun bir aşk güzellemesi yapan, kavuşmalı bir mutlu son olmadığını biliyordu. Kavuşunca aşk olmaz ki zaten. Hikâye bir deneyim biçimiyle, Kemal’in duygusal kapasitesinin sınırlarını keşfederek geçiyor. Hep keşif yolculuğundan bahsettim, biliyorum. Tüm serüven Kemal’in acıya dayanıklılığını, beklemeye tahammülünü, kaybın içindeki anlamın yolculuğunda geçiyor. Çoğu insan aşk acısından kaçmak için hızlanır, başka birine yönelir, hayatına devam eder. Kemal yavaşlayıp biriktirdiği nesnelere tutunuyor. Bir kadının küpesini, izmaritini, saç telini kutsaması. Modern hayatın en büyük travması hızsa, Kemal’in en büyük direnişi hafıza. Bu yüzden bu duygularının arşivini tutmak için nesneleri müzede muhafaza ediyor. Bir de bugünkü ilişki biçimlerine bakarsak, ekran kaydırma hızıyla siliniyor. Belki de beni en çok etkileyen şey Kemal’in aşkı tüketmemesi oldu. Bu derinlik rahatsız edici geldi, çünkü çoğumuz o kadar derine inmeye cesaret edemiyoruz. Derine inmek kontrol kaybı demek. Kontrol kaybı ise modern insanın en büyük korkusu.
Kemal’i romantize ediyor muyum? Belki evet.. Çünkü aşkı bu kadar ciddiye alan insanlara artık az rastlıyoruz. Ama aynı zamanda onu anlıyorum da. Kemal mutlu bir karakter değil, fazlasıyla derin. Dizide de özellikle derinliğin mutluluktan daha değerli gösterildiği net. Bu derinlik aşkın içinde yanarak, eksilerek, takıntı ile anlam arasında gidip geldiği için bazılarınızı sıktı, sinirlendirdi, tehlikeli ya da anlamsız geldi. Gelin görün ki çok sağlıklı gibi görünmese de bu sahiciliği ve yoğunluğu hâlâ kıymetli bulanlardanım.
Yoğunluğun insanı savunmasız bırakma haline hayranlık duydum. Ama aşk zaten savunmasız kalma cesareti değil mi? Kemal savunmasız kalmayı seçti. Ve ben bu seçimi küçümseyemiyorum.