Dijitalleşme ise bu baskıyı farklı bir boyuta taşıdı. Uzaktan çalışma modeli esneklik sağlarken, “her an ulaşılabilir olma” beklentisini de beraberinde getirdi.
Modern çalışma hayatı, hız, rekabet ve performans odaklı yapısıyla bireyin gündelik yaşamını doğrudan şekillendiriyor. Sabah erken saatlerde başlayan mesai, gün boyu süren toplantılar, bitmeyen e-postalar ve yetiştirilmesi gereken işler derken, çalışanların omuzlarına yalnızca iş yükü değil, aynı zamanda yoğun bir stres yükü de biniyor. Çoğu zaman başarı, terfi ve yüksek gelir hedefleriyle meşrulaştırılan bu tempo, uzun vadede hem ruhsal hem de fiziksel sağlığı tehdit eden bir tabloya dönüşebiliyor.
Stres, aslında insanın tehdit ya da baskı karşısında verdiği doğal bir tepki. Kısa süreli olduğunda motive edici bile olabiliyor. Ancak iş hayatında yaşanan stres genellikle kronikleşiyor. Sürekli performans değerlendirmesine tabi tutulmak, iş güvencesi kaygısı yaşamak, mobbing gibi olumsuz deneyimlere maruz kalmak ya da iş-özel hayat dengesini kuramamak, bu süreci derinleştiriyor. Özellikle büyük şehirlerde uzun ulaşım süreleri de iş stresini artıran önemli unsurlar arasında yer alıyor.
Dijitalleşme ise bu baskıyı farklı bir boyuta taşıdı. Uzaktan çalışma modeli esneklik sağlarken, “her an ulaşılabilir olma” beklentisini de beraberinde getirdi. Mesai saatleri belirsizleşti, ev ile iş arasındaki sınırlar silikleşti. Akşam saatlerinde gelen bir mesaj ya da hafta sonu gönderilen bir e-posta, zihinsel olarak işten kopmayı zorlaştırıyor. Çalışan, fiziksel olarak evinde olsa da zihinsel olarak işyerinde kalmaya devam ediyor.
Stresin bireysel etkileri göz ardı edilemeyecek kadar ciddi. Uzun süreli stres; uyku bozuklukları, dikkat dağınıklığı, tükenmişlik sendromu ve çeşitli psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor. Daha da önemlisi, kişinin yaşamdan aldığı keyfi azaltıyor. İşte geçirilen zaman arttıkça, sosyal ilişkiler ve kişisel hobiler ikinci plana itiliyor. Bu da bireyin kendini yalnız ve değersiz hissetmesine zemin hazırlayabiliyor.
Öte yandan stres yalnızca bireysel bir sorun değil; kurumsal bir mesele. Yüksek stres altında çalışan bir personelin verimliliği düşüyor, hata yapma olasılığı artıyor ve iş tatmini azalıyor. Bu durum kurumlar için de uzun vadede maliyet anlamına geliyor. Nitelikli çalışan kaybı, artan sağlık izinleri ve düşük motivasyon, iş dünyasının sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.
Peki çözüm ne? Öncelikle iş yerlerinde insan odaklı bir yönetim anlayışının benimsenmesi gerekiyor. Gerçekçi hedefler koymak, açık iletişim kanalları oluşturmak ve çalışanların psikolojik iyi oluşunu önemsemek önemli adımlar arasında. Bireysel düzeyde ise sınır koyabilmek, dinlenmeye zaman ayırmak ve gerektiğinde profesyonel destek almak hayati öneme sahip.
İş hayatı elbette disiplin ve sorumluluk gerektirir. Ancak başarı, sağlığın önüne geçtiğinde kazanılan hiçbir şeyin gerçek bir anlamı kalmaz. Belki de asıl mesele, çalışmak ile tükenmek arasındaki ince çizgiyi fark edebilmekte yatıyor. Çünkü insanın en değerli sermayesi, sağlığı ve huzurudur.