Ramazan sofraları gösterişi değil, paylaşmayı hatırlatır. Aynı saate kilitlenen milyonlar, aynı bekleyişte buluşur. Bu bekleyişte sınıf, statü, unvan erir; geriye yalnızca insan kalır. Belki de bu yüzden Ramazan, toplumun en eşitleyici zamanıdır.

Ramazan geliyor. Saatler yavaşlıyor, mideler değil; alışkanlıklar sınanıyor. Çünkü Ramazan, yalnızca aç kalma meselesi değil, konforla yüzleşme ayıdır. Her gün sınırsızca ulaşabildiğimiz şeylerin, aslında ne kadar vazgeçilmez olup olmadığını sorgulatan bir eşik.

Modern hayat bize hep daha fazlasını öğretiyor: Daha çok tüket, daha hızlı yaşa, daha az düşün. Ramazan ise tam tersini fısıldıyor. ‘Dur.’ Bir ay boyunca bu kelimeyle yaşıyoruz. Açlık, burada bir ceza değil; farkındalık yöntemi. Tokken görmediğimiz yoksulluğu, meşgulken fark etmediğimiz yalnızlığı görünür kılıyor.

Ramazan sofraları gösterişi değil, paylaşmayı hatırlatır. Aynı saate kilitlenen milyonlar, aynı bekleyişte buluşur. Bu bekleyişte sınıf, statü, unvan erir; geriye yalnızca insan kalır. Belki de bu yüzden Ramazan, toplumun en eşitleyici zamanıdır.

Bu ayda kelimeler de aç kalır. Gereksiz konuşmalar azalır, iç ses yükselir. İnsan, başkalarını değil kendini yargılamaya başlar. Ne yaptığını, neyi ertelediğini, kimleri ihmal ettiğini düşünür. Ramazan, en çok da vicdanı yoklar.

Ama asıl soru Ramazan bitince başlar. Alışkanlıklarımız geri döndüğünde, bu ayın bize söylediklerinden hangisi kalır? Paylaşmak bir refleks mi olur, yoksa bir ayla sınırlı bir ritüel mi?

Ramazan, gelip geçen bir takvim dilimi değil; hayata tutulmuş bir aynadır. O aynaya bakmak kolaydır. Zor olan, Ramazan geçtikten sonra da bakmaya devam etmektir.