Devlet-Alevi ilişkileri, Cemevlerinin hukuki statüsü ve temsil meseleleri kamuoyunun gündemini meşgul ederken, çok daha temel bir soru çoğu zaman geri planda kalmıştır.
Türkiye’de bazı toplumsal olgular vardır ki, onlar hakkında yürütülen tartışmalar zamanla kendi gerçekliklerinin önüne geçer. Alevilik de bu olguların başında gelmektedir.
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilik üzerine çok şey konuşulmuş; konu kimi zaman bir mezhep meselesi, kimi zaman bir güvenlik sorunu, kimi zaman ise siyasal kimlik tartışmalarının bir öznesi olarak ele alınmıştır.
Devlet-Alevi ilişkileri, Cemevlerinin hukuki statüsü ve temsil meseleleri kamuoyunun gündemini meşgul ederken, çok daha temel bir soru çoğu zaman geri planda kalmıştır:
Alevilik, Türk kültürünün oluşumunda nasıl bir rol oynamıştır?
Toplumlar oluşturdukları kültürel kurumların varlığı ile kendilerini görünür kılarlar. Bizler bu kültürel olguyu göz ardı edip sadece siyasal varlık hali ile ilgilendiğimizde konu ile ilgili yapılan tartışmalar kuru bir siyasal problem haline gelmekte ve duygusal yakınlaşmanın kapısı kapatılmaktadır.
Duygusal yakınlaşmanın olmadığı her sosyolojik problemde topluluğun fertleri sadece sayılar bütünü olarak tanımlanmakta, siyaset buna göre üretilmekte, kararlar mekanik bir şekilde ele alınabilmektedir.
Belki de bu nedenle Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların yönünü değiştirmek gerekiyor. Çünkü bir topluluğun tarih içindeki yerini anlamanın yolu yalnızca ne talep ettiğine bakmak değil, ne ürettiğini de görebilmektir.
Bu soruya verilebilecek en somut cevaplardan biri, İzmir'in Urla ilçesine bağlı Bademler Köyü'nde karşımıza çıkmaktadır.
Bademler: Bir köyün ötesinde bir kültürel rönesans
Bademler’i Türkiye’nin kültür tarihinde eşsiz kılan olgu, 1930’lu yıllardan bu yana kesintisiz süregelen köy tiyatrosudur. 1928 yılında yedek subay öğretmen Mustafa Anarat’ın girişimiyle başlayan bu gelenek, İzmir’de henüz devlet tiyatrosu bile yokken tarladaki köylüyü sahneye taşımış, köylüler bu sanatı toplumsal bir reflekse dönüştürerek yaklaşık bir asır boyunca kuşaktan kuşağa aktarmıştır.
Bugün Bademler’de tiyatro sadece bir etkinlik değildir; her kasım ayında köy meydanında yapılan anonsla oyuncusundan ışıkçısına kadar tüm köylünün görev aldığı kolektif bir beraber olma halidir.
Köyün sosyokültürel yapısını özetleyen en çarpıcı cümle ise bir köylünün, köyde neden cami veya cemevi bulunmadığına dair soruya verdiği yanıttır:
“Tiyatromuz var ya.”
Bademler’de kültürel kapasite tiyatroyla da sınırlı kalmamış; 80 yıllık bir halk kütüphanesi, Türkiye’nin ilk köy kooperatiflerinden biri ve dünya çapında iki önemli müze bu küçük yerleşimden doğmuştur.
Kurumsallaşan Hafıza: Musa Baran ve Sabiha Tansuğ
Bademler’in başarısı sadece geleneksel sanatları yaşatmak değil, onları kurumsallaştırabilme becerisidir. Bu sürecin en önemli figürlerinden biri, Bademler’de doğup yetişen arkeolog Musa Baran’dır. Baran, Efes ve Milet müzelerini yönetirken bir yandan da köyünde gördüğü geleneksel oyuncakların antik çağ buluntularıyla olan benzerliğini fark etmiş ve bu bulguları uluslararası bilim çevrelerine taşımıştır. Dedesinden kalan evi Türkiye’nin ilk oyuncak müzelerinden birine dönüştüren Baran, bireysel bir hafızayı toplumsal bir mirasa tahvil etmiştir.
Aynı müze çatısı altında bugün Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesi de yer almaktadır. Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş kadın başlıklarını toplamak için ömrünü veren Tansuğ’un hikâyesi, yerel kültürün devlet nezdindeki en üst düzey temsiliyle sonuçlanmıştır. Tansuğ’un Ankara Beypazarı yöresinden derlediği gelin başı figürü, 1971 yılında darphane tarafından basılan 50 kuruşluk madeni paranın üzerine işlenmiştir. Böylece Anadolu kültürüne ait bir unsur, devlet tarafından da görünür kılınmıştır.
Ancak Bademler örneğini yalnızca başarılı bireylerin hikâyesi olarak okumak eksik kalacaktır. Çünkü bireyler tek başlarına kültürel iklim oluşturamazlar. Her başarı hikâyesinin arkasında onu mümkün kılan bir toplumsal zemin vardır.
Kültürel sermaye ve yapısal farklılıklar
Peki, Türkiye’de Bademler ile benzer nüfus ve ekonomik imkânlara sahip binlerce köy varken, neden benzer bir kültürel ekosistem her yerde oluşmamıştır?
Burada dikkat çekici olan husus, Cumhuriyet’in kültür politikalarının yalnızca Bademler’e uygulanmamış olmasıdır. Aynı okul sistemi, aynı öğretmenler, aynı halk eğitim anlayışı ve aynı modernleşme hamlesi Türkiye’nin dört bir yanına ulaşmıştır. Ancak her yerde aynı sonuç ortaya çıkmamıştır. Bazı yerlerde okul yalnızca bir eğitim kurumu olarak kalırken, bazı yerlerde tiyatroya, kütüphaneye, kooperatife ve kültürel üretime dönüşmüştür. Bu durum bize kültürel gelişmenin yalnızca devlet politikalarıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Devlet imkân sunabilir; ancak o imkânı kuruma dönüştüren toplumun kendisidir.
Bu farkı yaratan ana unsur, sosyolojide “kültürel sermaye” olarak tanımlanan, kuşaktan kuşağa aktarılan değerler ve alışkanlıklar bütünüdür. Bademler’in tarihsel dokusundaki Tahtacı-Türkmen kültürü, bu sermayenin önemli kaynaklarından biridir.
Alevi-Bektaşi geleneği, müzikle, deyişle, semahla ve sözlü kültürle iç içe gelişmiştir. Bu gelenekte estetik üretim hayatın dışına itilmemiş, çoğu zaman onun ayrılmaz bir parçası olarak görülmüştür. Cumhuriyet’in modernleşme hamleleriyle karşılaşıldığında da bu kültürel birikim, dışarıdan dayatılan yabancı bir unsur olarak değil; ortak üretim ve imece anlayışının farklı bir tezahürü olarak algılanabilmiştir.
Ayrıca bu geleneksel yapının sunduğu bazı özellikler kültürel üretimin kamusal alana taşınmasını kolaylaştırmıştır.
İlk olarak kadınların toplumsal hayattaki görünürlüğü dikkat çekmektedir. Alevi geleneğinde kadın yalnızca özel alanın değil, toplumsal alanın da aktörüdür. Bademler’de Zehra Baran, Zehra Müfit Saner ve Sabiha Tansuğ gibi isimlerin oynadığı rol bu açıdan tesadüf değildir.
İkinci olarak önderlik yapısı önemlidir. Geleneksel dede önderliği, modern dönemde eğitimcilere, yerel aydınlara ve kültürel girişimcilere dönüşebilmiştir. Mustafa Anarat, Musa Baran ve Mahmut Türkmenoğlu gibi isimler bunun örnekleri olarak görülebilir.
Üçüncü olarak tarihsel dışlanmışlık deneyimi dikkat çekmektedir. Uzun yıllar boyunca merkezî yapının dışında kalan topluluklar, birçok alanda kendi kurumlarını üretmek zorunda kalmışlardır. Bu durum zamanla kültürel örgütlenme kapasitesini de güçlendirmiştir.
Elbette bu özelliklerin hiçbiri yalnızca Alevi topluluklara özgü değildir. Anadolu’nun farklı bölgelerinde benzer dayanışma örnekleri görmek mümkündür. Ancak Bademler örneğinin dikkat çekici yanı, bu unsurların aynı anda bir araya gelerek kalıcı kültürel kurumlar üretebilmiş olmasıdır. Bu nedenle mesele bir üstünlük veya eksiklik meselesi değil; belirli tarihsel şartların ortaya çıkardığı farklı toplumsal sonuçları anlayabilme meselesidir.
Ortak gelecek için bir yeniden sahiplenme
Alevilik üzerine yapılan tartışmaların önemli bölümü “Aleviler neden farklıdır?” sorusu etrafında şekillendi. Oysa Bademler’in hikâyesi bize başta sorduğumuz soruyu tekrarlamaktadır.
Alevilik, Türk kültürünün oluşumunda nasıl bir rol oynamıştır?
Bu iki soru arasında büyük fark vardır. Birinci soru farklılığı merkeze alır. İkinci soru bütünlüğü merkeze alır.
Birinci soru kimliği inceler. İkinci soru kültürü.
Bademler örneği bize Aleviliğin Türkiye’ye ne kattığı sorusuna somut bir cevap vermektedir. Alevi-Bektaşi geleneği; Türkçenin taşınması, halk şiirinin korunması, sözlü kültürün yaşatılması ve toplumsal belleğin sürekliliği açısından Anadolu’nun önemli kültürel damarlarından biridir.
Pir Sultan Abdal’dan Âşık Veysel’e uzanan çizgi yalnızca bir inanç dünyasının değil, Türk kültürünün ortak hafızasının da ayrılmaz bir parçasıdır.
Ancak bu miras, uzun yıllar boyunca güvenlik politikalarının ve kimlik tartışmalarının gölgesinde kalmıştır. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey Aleviliği Türk kültürüne “dâhil etmek” değildir.
Çünkü tarihsel olarak zaten bu kültürün oluşum sürecinin içindedir. Asıl mesele, bu katkıları yeniden fark edebilmek ve doğru okuyabilmektir.
Türkiye’nin kültürel tarihi yalnızca saraylarda, meclislerde veya resmî kurumlarda yazılmadı. Bazen bir köy tiyatrosunda yazıldı. Bazen bir halk ozanının sazında. Bazen bir gelin başlığında. Bazen de Anadolu’nun görünmez kalmış kültürel damarlarında.
Alevilik de bu damarlardan biridir.
Onu bütünden ayırmaya çalışmak kadar, yalnızca kimlik tartışmalarına indirgemek de eksik bir okumadır. Çünkü bir toplumu anlamanın yolu sadece ne talep ettiğine bakmak değildir; ne ürettiğine de bakmaktır.
Urla’nın Bademler Köyü’nde yaklaşık bir asırdır açık kalan tiyatro perdesi, Sabiha Tansuğ’un Anadolu hafızasını taşıyan koleksiyonu ve Musa Baran’ın çocukluk dünyasını müzeye dönüştüren çabası bize bunu hatırlatmaktadır.
Bademler'in hikâyesi bize şunu anlatmaktadır: Bir toplumu anlamanın yolu yalnızca ne talep ettiğine bakmak değil, ne ürettiğini de görebilmektir…