Kürtlerin İran’daki hikâyesini anlamak için geriye gitmek gerekir. 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı yalnızca Osmanlı ile Safeviler arasındaki bir güç mücadelesi değildi. Aynı zamanda Kürt coğrafyasının iki büyük imparatorluk arasında bölünmesinin de başlangıcıydı.
Büyük güçlerin planları ile geçmişin acı tecrübeleri arasında bir coğrafyanın hayatta kalma sınavı.
Son dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla birlikte İran içinde rejime karşı kullanılabilecek toplumsal aktörler üzerine yeni tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde ise İranlı Kürt muhalif grupların olası bir kara gücü olarak kullanılabileceği iddiası yer almaktadır. Ancak İran Kürtlerinin tarihsel deneyimi ve siyasal hafızası dikkate alındığında bu tür senaryoların ne kadar gerçekçi olduğu ciddi bir soru işaretidir. İran’daki Kürt meselesini anlamak için bugünün jeopolitiğinden önce bu tarihsel hafızaya bakmak gerekir.
Kürtlerin İran’daki hikâyesini anlamak için geriye gitmek gerekir. 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı yalnızca Osmanlı ile Safeviler arasındaki bir güç mücadelesi değildi. Aynı zamanda Kürt coğrafyasının iki büyük imparatorluk arasında bölünmesinin de başlangıcıydı. O tarihten sonra Kürtler uzun süre iki devlet arasında kalan bir sınır toplumu olarak yaşadı. Bu durum onları hem stratejik bir tampon güç haline getirdi hem de sürekli müdahale edilen bir siyasi alanın içine yerleştirdi.
19. Yüzyıla gelindiğinde Kürt siyasi bilincinin ilk işaretleri ortaya çıkmaya başladı. 1880’de Osmanlı ve İran yönetimlerine karşı ayaklanan Şeyh Ubeydullah hareketi modern Kürt milliyetçiliğinin erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. Bu isyan yalnızca aşiret çıkarlarını değil, Kürtlerin siyasal varlığını temsil eden bir otorite kurma arzusunu da yansıtıyordu. Ancak dönemin güç dengeleri bu girişimin kısa sürede bastırılmasına yol açtı.
20. Yüzyılın başlarında İran’daki Kürt hareketi yeni bir aşamaya geçti. Simko İsmail isyanı merkezi otoritenin zayıfladığı bir dönemde ortaya çıktı. Fakat bu hareket modern bir ulusal proje üretmekten çok aşiret gücünün siyasal alana taşınması niteliği taşıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde İran, Sovyetler Birliği ve İngiltere tarafından işgal edilmişti. Bu durum ülkede ciddi bir otorite boşluğu yarattı. Sovyetlerin kontrol ettiği bölgelerde Kürt siyasi hareketi için yeni bir alan ortaya çıktı. 1946 yılında Mahabad şehrinde Kürt aydınları ve yerel liderler bir araya gelerek modern anlamda bir siyasi örgütlenme kurdular.
Mahabad Kürt Cumhuriyeti adına alan oluşumun başına Kadı Muhammed geçti. Bu yeni yapı yalnızca sembolik bir girişim değildi. Mahabad yönetimi kısa süre içinde kendi kabinesini oluşturdu, yerel bir ordu kurdu ve Kürtçeyi resmi dil ilan etti. Eğitimden yönetime kadar birçok alanda Kürtçe kullanılmaya başlandı. Ayrıca Irak’tan gelen Molla Mustafa Barzani ve beraberindeki silahlı güçler de bu yeni yapının askeri gücünü oluşturdu.
Mahabad Cumhuriyeti aynı zamanda Kürt siyasi hareketinin modern devlet deneyimi açısından da önemli bir dönüm noktasıydı. Her ne kadar küçük bir coğrafyada kurulmuş olsa da Kürtler ilk kez modern bir devlet yapısını deneyimleme fırsatı bulmuştu. Ancak bu deneyim uzun ömürlü olmadı. Sovyetler Birliği İran’dan çekildiğinde Mahabad Cumhuriyeti uluslararası destekten mahrum kaldı. İran ordusu kısa sürede bölgeye girerek bu yapıyı ortadan kaldırdı. Cumhurbaşkanı Kadı Muhammed ve birçok lider idam edildi.
Mahabad’ın yıkılması Kürt siyasi hafızasında derin bir iz bıraktı. Kürtler için bu olay yalnızca bir devletin sona ermesi değil, aynı zamanda büyük güçlerin bölgesel siyasette nasıl hareket ettiğinin de somut bir örneğiydi.
İran Kürtleri için asıl kırılma ise 1979 devriminden sonra yaşandı.
İran İslam Devrimi’nin ilk günlerinde Kürt hareketi yeni rejime temkinli bir destek verdi. Çünkü Kürtler merkezi monarşinin yerine daha çoğulcu bir düzen kurulacağını düşünüyordu. Fakat Ayetullah Humeyni kısa sürede farklı bir yol izledi. Yeni kurulan rejim Kürt hareketini devlet için bir tehdit olarak gördü ve sert bir askeri politika uyguladı.
1979 ile 1983 arasında İran Kürdistanı adeta bir savaş alanına dönüştü. İran ordusu ve Devrim Muhafızları bölgede büyük operasyonlar yürüttü. On binlerce Kürt hayatını kaybetti, yüzlerce köy boşaltıldı ve bölge yoğun bir askeri kontrol altına alındı.
Bu süreçte Kürt siyasi hareketlerinin önemli bir bölümü İran içindeki faaliyet alanını büyük ölçüde kaybetti. Birçok örgüt kadrosu sınırın diğer tarafına, özellikle Irak Kürdistanı’na çekildi. 1980’li yıllar boyunca İran–Irak savaşı da bölgedeki güvenlik politikalarını sertleştiren bir unsur oldu. Bu dönemde Kürt hareketi hem devlet baskısı hem de bölgesel savaş koşulları nedeniyle dağınık ve sınırlı bir siyasi alan içinde varlığını sürdürdü.
1990’lı yıllara gelindiğinde ise İran’daki Kürt hareketi yeni bir evreye girdi. Irak’ta Körfez Savaşı sonrası oluşan Kürt özerk bölgesi, İranlı Kürt örgütleri için hem siyasi hem de lojistik açıdan yeni bir alan açtı. İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Komala gibi örgütler faaliyetlerinin önemli bir kısmını bu bölgeye taşıdı. Buna rağmen İran devleti sınır hattında güçlü bir askeri kontrol sürdürdü ve Kürt hareketinin ülke içindeki örgütlenme kapasitesini büyük ölçüde sınırladı. Bu nedenle 1990’lı yıllar İran’daki Kürt meselesinin tamamen ortadan kalktığı değil, daha çok düşük yoğunluklu bir siyasi ve güvenlik sorunu olarak devam ettiği bir dönem oldu.
2000’li yıllar ise Kürt hareketinin ideolojik ve örgütsel çeşitliliğinin arttığı bir dönem olarak öne çıktı. Bu yıllarda PKK çizgisine yakın olan PJAK’ın ortaya çıkması İran’daki Kürt siyasetinde yeni bir aktörün sahneye çıkmasına yol açtı. PJAK özellikle İran–Irak sınırındaki dağlık bölgelerde zaman zaman silahlı faaliyetler yürüttü. Buna karşılık İran devleti de sınır hattında güvenlik operasyonlarını artırarak bu hareketi kontrol altına almaya çalıştı. Bu dönem, İran’daki Kürt hareketinin tamamen bastırılamadığı ancak geniş ölçekli bir siyasi güç haline de gelemediği bir denge dönemi olarak görülebilir.
2010’lu yıllarda Ortadoğu’daki büyük dönüşüm dalgası İran’daki Kürt meselesini de dolaylı biçimde etkiledi. Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kurumsallaşması ve Suriye’de iç savaş sonrası ortaya çıkan Kürt yapıları, bölgedeki Kürt siyasetinin genel görünümünü değiştirdi. Ancak İran’daki Kürt hareketi bu süreçten Irak ve Suriye’deki kadar güçlü bir siyasi kazanım elde edemedi. İran devletinin güçlü merkezi yapısı ve güvenlik kapasitesi, Kürt hareketinin İran içinde geniş ölçekli bir siyasi alan oluşturmasını engelleyen en önemli faktörlerden biri olarak varlığını sürdürdü.
Son günlerde haber kaynaklarına düşen yeni bir haberde ise İranlı bazı Kürt örgütleri arasında yeni bir siyasi yakınlaşma dikkat çekmektedir. İran Kürdistan Demokrat Partisi, Komala, PJAK, Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) ve Khabat gibi önde gelen örgütler ortak bir siyasi koordinasyon oluşturma yönünde adımlar atıklarının açıklamasını yapmışlardır. Bu tür girişimler İran’daki Kürt hareketinin tarihsel olarak parçalı yapısını aşma çabası olarak yorumlanmaktadır. Ancak bu örgütlerin önemli bir kısmının İran sınırları içinde görülmekle beraber ana merkezlerinin ülke dışında faaliyet göstermesi ve İran içindeki toplumsal karşılıklarının sınırlı olması bu girişimlerin etkisini sınırlayan önemli faktörlerden biri olarak görülmektedir.
Bugün İran’ın nüfusu yaklaşık 92 milyon civarındadır. Kürt nüfusunun büyüklüğü konusunda kesin bir veri bulunmaz. Bunun nedeni İran’da etnik temelli resmi sayımların yapılmamasıdır. Akademik çalışmaların büyük bölümü Kürtlerin İran nüfusunun yüzde 8 ile yüzde 10’u arasında olduğunu kabul eder. Bu da yaklaşık 7 ila 9 milyon arasında bir Kürt nüfusu anlamına gelir.
Bu nüfusun yaklaşık %60 Sünni mezhebine %35 Şii mezhebine %5 lik bir kısımda Yarsan veya Ehl-i Hak olarak bilinen farklı inanç gruplarından oluşmakta mevcut bu durumda yapının mezhepsel olarak heterojen olduğunu göstermektedir.
Kürtler ağırlıklı olarak İran’ın batısında, Türkiye ve Irak sınırına paralel uzanan bölgelerde yaşamaktadır. Batı Azerbaycan, Kürdistan, Kirmanşah ve İlam eyaletleri Kürt nüfusunun en yoğun olduğu yerlerdir. Bu bölgeler aynı zamanda Zagros dağ kuşağının bir parçasıdır.
Zagros dağları tarih boyunca gerilla hareketleri için elverişli bir coğrafya olarak bilinir. Bu nedenle hem İran hem Irak Kürt hareketleri bu bölgelerde faaliyet yürütmüştür. Ancak İran’daki Kürt nüfusun yalnızca bu sınır kuşağında yoğunlaşması, Kürt hareketinin ülke genelinde belirleyici bir siyasal güç haline gelmesini zorlaştırmaktadır.
Son dönemde İran’daki Kürt meselesi yeniden uluslararası siyasetin gündemine girmiştir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla birlikte bazı çevrelerde İran rejimine karşı içeriden bir baskı oluşturulabileceği senaryoları tartışılmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde ise İranlı Kürt muhalif grupların olası bir kara gücü olarak kullanılabileceği iddiası yer almaktadır.
Ancak İran’daki tarihsel deneyim bu tür senaryolara karşı ciddi bir ihtiyat üretmektedir. Humeyni döneminde İran Kürdistanı’nda yürütülen askeri operasyonlarda on binlerce Kürt sivilin hayatını kaybetmesi, Kürt toplumunun kolektif hafızasında silinmesi zor bir iz bırakmıştır. Buna son yıllarda yaşanan Suriye tecrübesi de eklenmiştir. Suriye de ABD ile yakın bir askeri iş birliği kuran Kürt güçlerinin, uluslararası dengeler değiştiğinde hızla yalnız bırakılması, büyük güçlerle kurulan ittifakların ne kadar kırılgan ve geçici olabileceğini açık biçimde göstermiştir.
Bu nedenle dış güçlerin teşvikiyle İran rejimine karşı geniş çaplı bir ayaklanma ihtimali oldukça sınırlı görünmektedir. Çünkü İran rejimi devrilmediği takdirde ortaya çıkacak sert dalganın ilk hedefinin yine Kürt coğrafyası olacağı düşüncesi, İran Kürtlerinin siyasal davranışını belirleyen en önemli faktörlerden biridir.
Bu nedenle İran’daki Kürt meselesi yalnızca bir kimlik tartışması değildir. Ortadoğu’daki büyük güç hesaplarının tam ortasında duran bir fay hattıdır. Bugün bölgede yükselen savaş rüzgârı bu fay hattını yeniden hareketlendirmektedir; ancak İran Kürtleri iyi bilmektedir ki rejim devrilmezse kopacak fırtınanın ilk hedefi yine Kürt coğrafyası olacaktır.