Ülkemizde hangi şehre gidersek gidelim, mutlaka zamanımızı ayırabileceğimiz bir ören yeri ile karşılaşabiliriz.
Bu ören yerlerinin yıkık binaları arasında dolaşmak başta ilgimizi çekse de sonrasında her yer ‘’Taşmış Düşüncesi’’ ile meraklı bir gözün saatlerce dolaşarak özümsemeye çalışacağı geziyi bir saati bile bulmayan bir zaman diliminde sonlandırırız.
Ancak bilmediğimiz, daha doğrusu aklımıza gelmeyen husus, yıkık taşların o alışılmış görüntüsünün altındaki nedenin, bu coğrafyanın vazgeçilmez doğal oluşumu olan ve 6 Şubat 2023 tarihinde Hatay-Malatya-Adıyaman-Gaziantep illerini etkileyen Depremle gerçekleştiğidir. Coğrafyamızda şehirlerin yok olmasına, sonrasında yeniden yapılmasına neden olan depremler bugün canımızı yakarcasına yıkılan illerimizde önceden de gerçekleşmiştir.
Farklı uygarlıkların barış içinde yaşadığı Amik – Antakya – Samandağ bölgesi Antik Çağ’dan beri depremleri ile bilinen bir yerleşim alanıdır. Hatta bugün çeşitli haber sitelerinde de yer alan ve M.Ö. 148’de meydana gelen büyük Antakya depreminde şehrin nerdeyse tamamı ortadan kalkmış; imparator IV. Antiokhos Traia devlet bütçesinden, alışılagelmişin dışında ciddi kaynaklar ayırarak şehri yeniden yaşanabilir bir hale getirmiştir. Bugün yine bir diğer felaket noktası olan Adıyaman ilimizin ilk yerleşim yeri Perre antik kentinin (M.S. 6. ve 7. yüzyıla uzanan zaman diliminde yapılan kazılar sonucu), şiddetli bir depremle yıkıldığı ve sonrasında yeniden inşa edildiği bilinen bir gerçektir.
Depremler antik çağda tanrıların insanları cezalandırma yöntemlerinden biri olarak kabul edilmiş; hatta tarihin babası olarak nitelenen Herodot, Yunan tanrısı Poseidon’u depremlerin nedeni olarak göstermiştir. Hristiyan inancında kilise tarihçisi olarak adlandırılan Ionnis Malalas, Batı Anadolu kentlerinde MS. 32 yılında Ephesos, Smyrna (İzmir), Magnesia ad Sipylum, Sardeis vb. gibi kentlerde ağır hasara yol açan depremi “Tanrı’nın gazabı” olarak nitelendirmiştir.
Bugünkü Köyceğiz Gölü’nün eskiden liman olduğu alanda kurulan Kaunos antik kentinde, akropolis 152 metre yükseklikteki tepeye inşa edilmiştir. MÖ.226’da Kaunos’tan 55 kilometre uzaklıktaki Rodos’ta yaşanan depremin Kaunos kentinin duvarlarını ve akropolisinin büyük bölümünü yıktığı bilinmektedir. Bu depremin ardından Kaunos kenti terk edilmiştir.
Anadolu coğrafyasının metinlere geçen en büyük depremi, Yaşlı Plinus tarafından Naturalius Historia’da kayda geçen ve antik yazarlardan Tacitus tarafından ayrıntıları verilen depremdir. Bu depremde yüzey şekillerinde ciddi değişimler olmuş; bu değişimler dağların çökmesine, ovaların yükselmesine, büyük çukurların insanları yutmasına neden olmuştur. Yazıtlara göre yaşanan deprem sırasında 12 antik kentin yıkıldığı ifade edilmektedir. Depremin kapladığı alanın Kyme (Aliağa)’den başlayıp Philadelphia, (Alaşehir)’a kadar uzandığını; bunun da yaklaşık 250 kilometrelik bir hat olduğu anlaşılmaktadır. Oluşan bu yıkım sonucu İmparator Tiberus felaketzedelere 10 milyon sikke vererek zarar gören şehirlerin yeniden inşasını sağlamıştır.
Ülkemizin ilk tatil yerlerinden biri olan Bodrum (Halikarnasos), depremlerden sıkça etkilenen ilçelerin başında gelmektedir. Bodrum’da M.S.11’inci ve 15’inci yüzyıllar arasındaki depremlerin kente tümüyle hasar verdiği bilinmektedir. Antik dünyanın 7 harikasından biri sayılan ve M.Ö.50’de mermerden yapılmış olan Halikarnas Mozolesi bu depremlerle yıkılmıştır. Yıkımda dökülen bu değerli ve sağlam taşlar başka yapıların inşasında kullanıldığı için şu an gittiğimizde görülememektedir.
Milattan sonra 358 yılında İznik’te olan deprem günümüze rahatlıkla uyarlanabilecek bir takım sorunları göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Bu depremde çok ciddi bina hasarları oluşmuştur.
Tarihçi Marcellunus bu depremi şöyle tasvir etmektedir: Dağlardan gelen bir uğultu ve kıyılardan gelen bir çatırtı duyuldu; bunu korkunç bir yer sarsıntısı eşliğinde rüzgâr anaforları ve şimşekler takip etti. Deprem kenti ve banliyöleri temelden yıktı.
Bu deprem sonrası imar faaliyeti ile ilgili olarak İmparator Constantinusa Vali Plinus verdiği raporda, “Efendim tiyatro henüz bitmemiş, 10 milyon sesterustan fazla para çarçur edilmiş. Korkarım tüm masraf boşuna yapılmış; çünkü yapı bugünkü hali ile çökmüş olup üzerinde büyük çatlaklar oluşmuş, bu durum toprağın yumuşak ve nemli olması ya da malzemenin kalitesiz ve dayanıksız olmasından ileri gelmiştir” diyerek günümüzde bile rastladığımız sorunun asıl nedenlerini açıklıkla ortaya koymuştur.
Günümüzde mimari uygulamaların temel sorunu olan yapıların sağlıklı bir şekilde ayakta kalma sorunsalı, Antik dönemde de üstünde düşünülen bir sorun olmuştur. Aradan geçen zaman dilimine karşın verilen tepkiler pek değişmemiştir.
Kemer ve Tonoz kullanarak ağırlığı azaltma, duvar örerken hatıl niyetine tuğla sıraları oluşturma, bugün sadece hastanelerde oda görüntüleme aletlerinin hastane yapım değerinden fazla olması nedeni ile kullanılan yaylı sismik izolatör sisteminin antik dönemde bina yapısının altına moloz taş döşeyerek uygulanması günümüzdeki çözümlerle benzerlik göstermektedir.
Geçmişte oluşan depremler ile bugünküler arasındaki temel fark, insan davranışı ile ilgilidir. Ekonomik girdilerin sınırlı olduğu antik dönemlerde oluşan şiddetli bir deprem insanların bulundukları yerleri terk etmesi ile sonuçlanmakta ve bugün gezdiğimiz harabe yerler haline gelmesine neden olmaktadır. Son yüzyıl hariç 300-400 yıllık şehirleşme serüvenimizde şehirlerimiz belki de antik dönemdeki korkuların bir sonucu olarak ahşap mimariyi kullanmış; orada da yangınlarla baş etmeye çalışmıştır.
Verdiğimiz örneklerden görebildiğiniz üzere bu kadim topraklarda Deprem, yüzyıllardır yaşamlarımızın bir parçası bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Öyle ki ülkemizden geçen fay hatlarımızın haritasını gördüğümüzde sadece orta Anadolu ya yerleşirsek hayatlarımızı etkilenmeden devam edebilecekmişiz gibi bir olgu var
Peki, bunca yaşantılarda oluşan bu yıkıcı etkilere rağmen rahat olmamızı sağlayan neden ne? İşte burada 1000 yıllık kadercilik anlayışımız devreye giriyor.
Bu kadercilik anlayışı ile razı olma haline bürünüyoruz. Elbette toplumun genetiğine işlemiş olguları değiştirmemiz kolay değildir ancak kendimizin ve sonraki kuşakların kadercilik anlayışını tedbirli kadercilik anlayışına evirip hayat denen zamansal çizgimizi uzatabiliriz. Aksi takdirde belli aralıklarla gelen bu felaket nice canları aramızdan ayırdığı gibi Antik dönemlerdeki gibi bulunduğumuz yerleri terk edip bırakma lüksümüz olmaması nedeni ile görmediğimiz torunlarımızın da zamanından önce yok olmasına neden olacak.
Tekrar bu felaket ile karşılaşmamak dileği ile…..