Platon'un mağarasındaki en kritik an, zincirlerden kurtulan birinin dışarıya çıkması ve gölgelerin yalnızca gölge olduğunu anlamasıdır. Ama mağaraya döndüğünde kimse onu dinlemez, gerçeği görmüş olan, orada kalanlar için artık tehlikelidir.

Platon, Devlet'in yedinci kitabında insanlığın en eski ve en kalıcı metaforunu kurar. Mağaranın derinliklerinde zincirlenmiş insanlar, arkalarındaki ateşin duvara yansıttığı gölgeleri gerçek sanır. Gölgeler oynar, hareket eder, konuşur gibi görünür ve zincirli insanlar bu oyunu “hakikat” diye izler. Derviş Zaim'in 2010 yapımı Gölgeler ve Suretler filmi bu mağarayı Kıbrıs'ın 1963 kışına taşır. Beyaz bir perde, bir Karagöz oyunu, yıkılan köyler ve ayrı düşen iki millet. Zaim, Platon'un mağarasını yalnızca felsefi bir referans olarak değil, filmin varoluşsal iskeletine dönüştürerek kullanır. Gölgeler büyüdükçe gerçek küçülür, suretler konuşmadıkça gölgeler hayatı doldurur.

Karagöz geleneğinde perde, iki dünyanın sınırıdır. Bir yanda oyunu oynayan usta, öte yanda oyunu izleyen seyirci. Ama bu sınır asla mutlak değildir. Perde hem ayırır hem de birleştirir. Her iki taraf da birbirini görmeksizin birbirinden haberdar olur. Zaim, bu kadim sınırı Kıbrıs'ın etnik bölünmesine ustalıkla yansıtır. Türkler ve Rumlar da böyle bir perdede yaşamaktadır. Her iki taraf birbirini doğrudan görmez. Gördükleri, ötekinin duvara düşen gölgesidir. Ve gölge, her zaman gerçekten daha büyük, daha tehditkâr, daha belirsizdir.

Perde içinde perde kavramı, filmin biçimsel yapısına da sinmiştir. Zaim, Karagöz oyununun kendi içindeki kurgu katmanını, filmin anlatı katmanına yerleştirir. İzleyici hem bir filmi hem o film içindeki bir oyunu hem de o oyunun içindeki bir gerçekliği izler. Bu üst üste binen perdeler, Pirandello'nun Altı Karakter Yazar Arıyor'undaki tiyatro içinde tiyatro anlayışını çağrıştırır. Hakikat, katmanların en derininde bir yerlerde gizlidir, ama o derinliğe ulaşmak için önce her perdeyi tek tek geçmek gerekir.

Karagöz ve Hacivat, yüzyıllardır toplumun aynasıdır. Karagöz'ün kaba kuvveti ile Hacivat'ın züppe bilgeliği, her dönemde yeniden anlam kazanır, çünkü bu iki figür, insan doğasının kalıcı çelişkilerini temsil eder… Sezgi ile akıl, içgüdü ile kural, halk ile seçkin. Zaim, bu geleneği alır ve 1963 Kıbrıs'ının kanlı gerçekliğine bir masal filtresi olarak uygular.

Bu seçim yalnızca estetik değil, epistemolojik bir tercihtir. Bazı hakikatler yalnızca masal diliyle söylenebilir. Doğrudan anlatıldığında tahammül edilemez olan şeyler, bir perdenin ardından, bir kuklanın ağzından söylendiğinde hem daha katlanılır hem de daha derin bir yara açar. García Márquez'in büyülü gerçekçiliği de tam bu işlevi görür. Yüzyıllık Yalnızlık'ta iç savaşın vahşeti doğrudan değil, büyünün katmanları arasından süzülerek anlatılır. Böylece okuyucunun vicdanı uyuşmadan kalır, yara açık tutulur.

Zaim'in Karagöz'ü de böyle bir açık yaradır. Güldürürken düşündürür, oynarken acıtır. Ve filmin en derin ironisi tam burada yatar… İki milletin çocuklarını birbirinden ayıran şiddet, onların ortak kültürel belleğinin, ortak oyununun üzerine inşa edilmiştir.

Platon'un mağarasındaki en kritik an, zincirlerden kurtulan birinin dışarıya çıkması ve gölgelerin yalnızca gölge olduğunu anlamasıdır. Ama mağaraya döndüğünde kimse onu dinlemez, gerçeği görmüş olan, orada kalanlar için artık tehlikelidir. Zaim'in filmi bu dinamiği Kıbrıs'ın etnik çatışmasına uygular. Gölgeler, önyargılar, korkular, söylentiler, küçük husumetler konuşulmadıkça büyür. Her sessizlik, gölgeyi bir adım daha uzatır. Her görmezden geliş, karanlığı bir perde daha kalınlaştırır.

Küçük anlaşmazlıkların nasıl tarihin kırılma noktalarına dönüştüğü meselesi, Hannah Arendt'in “Kötülüğün Sıradanlığı”'ndaki tezi burada başka bir boyut kazanır. Büyük trajediler, büyük kötü niyetlerin değil, küçük korkuların, küçük suskunlukların ve küçük fırsatçılıkların birikmesinin ürünüdür. Kıbrıs'ta iki komşuyu birbirinden ayıran şey, ölüm kalım meselesi olan bir düşmanlık değildir başlangıçta. Bir sürü küçük yanlış anlama, bir sürü küçük kışkırtma, bir sürü küçük sessizliktir. Gölgeler, büyüdüklerinde artık sahiplerinden bağımsızlaşır. Kimin yaratmış olduğu artık önemini yitirir ve gölge kendi başına yaşamaya başlar.

Babasından, Karagöz ustasından ayrı düşen genç kız, filmin ahlaki pusulasıdır. Çocukluğun masumiyetiyle tarihin ortasına düşmüş bu figür ne ideolojiye ne milliyetçiliğe ne de öfkeye tam anlamıyla yenik düşer. O yalnızca babasını arar ve bu arayış, tarihin en yalın ve en insani boyutunu gözler önüne serer.

Truffaut'nun 400 Darbe'sinde Antoine Doinel de büyüklerin kurduğu düzenin ortasında savrulan bir çocuktur. Sistem onu tanımlamak, sınıflandırmak, düzeltmek ister. O ise yalnızca var olmak ister. Zaim'in genç kızı da benzer bir çarpışmanın içindedir ama burada sistem yalnızca toplumsal değil, tarihseldir. Etrafındaki dünya yanıp yıkılırken o büyümek zorundadır ve bu zorunlu büyüme, masumiyetin tarihle ilk gerçek temasıdır.

Bu olgunlaşma süreci, filmin en ince anlatı katmanını oluşturur. Genç kız perdeler arasında geçerken hem fiziksel perdeler hem de kimlikler, diller, korkular arasındaki perdeler, yavaş yavaş gölgelerin ne olduğunu anlamaya başlar. Ve bu anlayış, onu ne kurtarır ne de mahveder, yalnızca insan yapar.

Zaim'in Kıbrıs'ı, Emin Alper'in Anadolu tasviri gibi yalnızca bir coğrafya değildir. Tarihsel bir yükün taşıyıcısıdır. Yıkılan köyler, terk edilen evler, yarım kalmış hayatlar… Mekân burada bir sahne değil, bir tanıktır. Duvarlar konuşur, yollar hikâye taşır, zeytinlikler hafızayı saklar.

Angelopoulos'un “Yolculuk Arı'nın Göçü”nde Yunanistan'ın iç savaş yaraları coğrafyanın içine işlemiştir. Her köy, her dağ, her ırmak bir tarihin kalıntısını taşır. Zaim'in Kıbrıs'ı da böyledir. Ada, yalnızca bir ada değil, bir canlı bellektir. Ve bu bellek, yalnızca Türklerin ya da Rumların değil, ikisinin ortak acısının belleğidir. Mekânın bu çift kimlikli hafızası, filmin en güçlü siyasi iddiasını sessizce taşır. Bu toprak herkese aittir ve herkese ait olduğu için herkes tarafından yitirilmiştir.

Zaim'in Gölgeler ve Suretler'de kullandığı fotoğraf estetiği, durağan karelerden akışkan anlatıya geçiş, filmin felsefi içeriğiyle kusursuz bir uyum içindedir. Fotoğraf, zamanı dondurur. Bir anı, bir yüzü, bir mekânı ebedileştirir ama aynı zamanda onu öldürür. Gölge de böyledir. Canlının yansımasıdır ama canlı değildir.

Zaim, filmini bu donmuş imgelerden hayata geçirerek Platon'un mağara metaforunu tersine çevirir. Gölgelerden suretlere, fotoğraftan yaşama, dondurulmuş tarihten akışkan insanlığa. Bu geçiş, teknik bir tercih olmanın ötesinde varoluşsal bir iddiadır. Tarih bizi dondurabilir, kimlikler bizi sabitleyebilir, gölgeler bizi hapsetmeye çalışabilir, ama insan, daima surete dönüşmeye, harekete geçmeye, yaşamaya muktedirdir.

Tarkovsky'nin Ayna'sında zaman doğrusal değil, katmanlıdır. Geçmiş ve şimdi iç içe geçer, fotoğraflar ve anılar gerçeklikle eşit bir ontolojik statüye kavuşur. Zaim de benzer bir zaman anlayışını Kıbrıs'ın belleğine uygular. 1963'ün gölgeleri, bugünün suretlerini hâlâ şekillendirmektedir. Ve bu şekillendirme, yalnızca siyasi değil, insani bir meseledir.

Filmin en derin ahlaki sorusu şudur. İnsan doğası ikiye bölünebilir mi? Karagöz perdesinde iyi ile kötü ayrıdır, ama gerçek hayatta bu ayrım hiçbir zaman o kadar keskin değildir. Çobanlar safdildir ama fırsatçı olabilir. Yaşlılar bilgedir ama korktukça sertleşir. Gençler temizdir ama öfkelerinde kör olabilirler.

Zaim, bu ikiliği ne mahkûm eder ne de aklar. Yalnızca gösterir. İnsanın içinde hem aydınlık hem karanlık vardır ve hangi tarafın kazanacağını, çoğu zaman koşullar belirler. Kıbrıs'ta iki milletin birbirinden ayrılması, birinin şeytani diğerinin melek olmasından kaynaklanmaz. Korkular büyüdüğünde, gölgeler gerçeği yuttuğunda, insanların kendi içlerindeki karanlık dışarıya taşar. Bu, trajik olan değil, evrensel olandır.

Gölgeler ve Suretler, seyircisine bir sonuç sunmaz, bir soru bırakır. Karagöz perdesi kapandığında, gerçek perde açılmaya devam eder. Kıbrıs hâlâ bölünmüştür, gölgeler hâlâ büyümektedir, suretlere kavuşma arzusu hâlâ karşılıksızdır.

Ama Zaim'in filmi, tam da bu karşılıksızlık içinde bir umut taşır. Gölgeleri görmek, onları adlandırmak ve onlardan korkmamayı öğrenmek… Bu, perdeyi aşmanın ilk adımıdır. Platon'un mağarasından çıkmak, zincirleri kırmakla değil, gölgelerin yalnızca gölge olduğunu anlamakla başlar.

Genç kız babasını arar. Karagöz oynar. Perde dönüşür. Ve bir yerde, o beyaz perdenin ardında, iki milletin ortak hafızası sessizce nefes almaya devam eder.

Gölgeler büyür çünkü onlardan kaçarız. Suretler doğar çünkü onlara bakmaya cesaret ederiz. Kıbrıs'ın hikâyesi, tüm insanlığın perdesidir… Arkamızdaki ışığı fark etmeden, önümüzdeki gölgeden kurtulamayız.

Sinema dolu günler..