Dizinin en güçlü taraflarından biri, meseleyi basit bir “kötü ebeveynlik” anlatısına indirgememesi. Burada anne-babalar kötü insanlar değil, aksine, çocuklarını seven, korumaya çalışan, elinden geleni yapan insanlar.

Netflix’in yakın dönemdeki en iyi işlerinden biri “Adolescence”.

Bu bir “ergenlik dizisi” değil. Bu, modern dünyanın ergenliği. Yani büyüyemeyen, sınır koyamayan, sürekli onay arayan ve en önemlisi kim olduğunu unutmuş bir çağın portresi. Dizi bize klasik bir suç hikâyesi sunmuyor. Kim suçlu, kim masum meselesiyle de ilgilenmiyor. Bir çocuğun ve bir ailenin vaziyeti üzerinden teknoloji çağına ve kültürel kapitalizme dair derin eleştiriler içeriyor.

Adolescence’ın merkezindeki gençler, tarihin en “bağlantılı” nesli. Ama aynı zamanda en yalnız olanı. Sosyal medya üzerinden sürekli bir iletişim hâli var; ama bu iletişim, temas değil. Birbirlerini görüyorlar ama tanımıyorlar. Bu kuşak için kimlik, içerden değil dışardan kuruluyor. Beğeni sayısı kadar varsın. Göründüğün kadar gerçeksin. Dizi belki de burada kimliğini ekran üzerinden kuran bir neslin, gerçek dünyada ne kadar kırılgan olabileceğini gösteriyor. Çünkü gerçek dünya “scroll” edilen ya da ilişkilerin “mute” landığı bir yer değil.

Dizide toksik maskülenite üzerinden yürüyen bir gerçeklik var. Ve erkek karakterlerin belki de en rahatsız edici olan yansıması bu. Günümüz dünyasının dijital haritasında oturtulamamış bir kişilik sorunu. Ortaya çıkan öfke, yetersizlik hissi ve bunu bastırmak için kullandıkları “şiddet” …Belki de bu noktada bu çocukların, kendilerine öğretilmeyen ya da yanlış yönlendirilmiş bir yükü taşıdıklarını hissediyoruz.

Dizinin en güçlü taraflarından biri, meseleyi basit bir “kötü ebeveynlik” anlatısına indirgememesi. Burada anne-babalar kötü insanlar değil, aksine, çocuklarını seven, korumaya çalışan, elinden geleni yapan insanlar. Ama yine de yetmiyor. Çünkü problem bireysel değil, sistemik. Modern ebeveynlik bir paradoks içinde. Çocuğunu özgür bırakman bekleniyor, ama aynı zamanda onu her şeyden koruman isteniyor. Ancak bir çocuğun gelişimini daha çok aile mi yoksa çevre mi etkiler sorusuna yeni bir öğe daha ekleniyor. “Algoritma” … İşin korkutucu yanı ise analog dönemde büyümüş bir neslin dijital dönemde büyüyen çocuklarını bu paradoksun içinde koruyabilmesi pek de kolay olmuyor.

Eskiden çocuklar değerleri aileden öğrenirdi. Şimdi değerleri algoritmalar öğretiyor. Sosyal medya, yalnızca bir araç değil, bir ahlak üretim mekanizması haline gelmiş durumda. Kim güçlü? Kim havalı? Kim değerli? Bunların hepsi artık dijital bir pazarda belirleniyor. Ve artık çok açık ki, bir çocuğun davranışını artık yalnız ailesi belirlemiyor. Onu şekillendiren görünmez bir sistem var. Anne-babalar çocuklarını anlamıyor. Çocuklar da ebeveynlerini ciddiye almıyor. Bu klasik bir kuşak çatışması değil. Bu, iki farklı gerçekliğin çarpışması. Ebeveynler analog bir dünyada büyüdü. Çocuklar dijital bir evrende yaşıyor. Aynı evde yaşıyorlar ama aynı dünyada değiller. Bu yüzden iletişim kopuyor, sözler anlamını yitiriyor ve en tehlikelisi empati ortadan kalkıyor. Dizinin en derin katmanı burada yatıyor. Adolescence, tüm bu sorunları bireylere yüklemiyor. Asıl sorumlu olarak daha büyük bir yapıyı işaret ediyor…Kültürel kapitalizm…Çünkü bu sistem tüketim üreten, kimlik satan ve duyguları metalaştıran bir sistem. Çocuklara daha fazlasını aşılayan ve onları birer oyun kahramanı gibi birbiriyle yarıştıran sistematik bir yapı.

Dizinin en çarpıcı anlarından biri, çocuğun sorgu sırasında “en sevdiğim ders tarih” demesi ve sanayi devrimi konusunu sevdiğini söylemesi. Bu, sıradan bir replik değil. Yönetmen burada küçük bir kapı aralıyor. Çünkü sanayi devrimi yalnızca makinelerin icadı değildir aynı zamanda aile yapısının farklılaşmasının da başlangıcıdır. Baba artık evde değildir. Ekmek kazanmak için dışarıdadır. Sanayi devrimiyle birlikte üretim evden çıkar, fabrika içine girer. Ailede oluşan bu üretim boşluğunu sistem oluşturduğu tüketim toplumu bireyleri ile doldurmaya başlar. Aile kavramının sistematik değişimi, toplumun değer yargılarını ve yaklaşımlarını da değiştiriyordur.

Dedektifin okulu gezdiği sahne de oldukça etkileyicidir. Dedektif, okulu bir eğitim kurumu olarak değil, bir hapishane gibi görür. Bu benzetme tesadüf değildir. Çünkü modern eğitim sistemi, çocukları özgür bireyler olarak yetiştirmekten çok, onları sisteme uyumlu hale getirmeye çalışır. Koridorlar kalabalıktır ama iletişim yoktur. Sınıflar doludur ama eğitim yoktur. Her şey düzenlidir ama hiçbir şey sağlıklı değildir. İkinci bölümde kamera neredeyse takıntılı bir şekilde bu ortama odaklanır. Gürültü, kaos, kopukluk… Bu okul bir eğitim alanı değil, bir geçiş istasyonu gibidir. Çocuklar oradan sadece geçer ama oradan bir şeyler almaz. Ve akran zorbalığı, sosyal medya etkisi, görünürlük yarışı bu ortamda birer virüs gibi yayılır. Çünkü sistem zayıftır. Zayıf sistemler, güçlü karakterler üretmez. Zayıf sistemler, savunmasız bireyler üretir.

Dizinin yapısı da bu çözülmeyi bilinçli şekilde katman katman kurar…
İlk bölümde eylem ve sonuç vardır.
İkinci bölümde ortam… Okul, arkadaş çevresi, sosyal medya.
Üçüncü bölümde iç dünya… Çocuğun zihni, kırılmaları, yalnızlığı.
Son bölümde ise geriye kalan tek şey… Aile.

Ama o aile de artık bir cevap değildir.
Bir sorudur.

Son bölümde ailenin kendini sorgulaması, dizinin en insani ve en acı tarafıdır. “Biz nerede hata yaptık?” sorusu, modern ebeveynliğin en büyük çıkmazıdır. Çünkü bu soru çoğu zaman yanlış sorudur.

Sorun yalnızca aile değildir. Sorun, çocuğu aileden daha fazla şekillendiren bir dünyanın varlığıdır. Anne-baba çocuğunu sever. Onu korumaya çalışır. Ama bu artık yeterli değildir. Çünkü çocuk artık yalnızca evde büyümez. Ekranda büyür, algoritmaların içinde büyür, başkalarının hayatlarına bakarak büyür. Ve belki de dizinin en sert kırılma noktası burada ortaya çıkar…Eskiden “odasında olmak” güvenliydi. Şimdi belki de en büyük tehlike orada başlıyor. Kapanan kapı artık koruma değil, izolasyon üretiyor ve İzolasyon ise düşünceyi çarpıtıyor.

Ailenin “kızımız neden böyle değil?” sorusu da bu yüzden önemlidir. Bu soru, bireyin yalnızca çevreyle değil, genetik, cinsiyet, karakter gibi farklı katmanlarla şekillendiğini gösterir. Aynı evde büyüyen iki çocuk bile aynı dünyayı yaşamaz. Çünkü herkes aynı sistemin içinde büyür ama aynı şekilde kırılmaz.

Dizinin en güçlü cümlesi ise belki de hiç söylenmeyen o cümledir…Boşluklar büyüdükçe görünmez olur. Bu çocuk bir anda böyle olmadı. Bu bir patlama değil, bir birikimdi. Görülmeyen küçük eksiklikler,
konuşulmayan duygular, anlaşılmayan kırılmalar… Hepsi zamanla normalleşti, sonra kayboldu ve en sonunda yokmuş gibi davranıldı.

Adolescence bu yüzden bir dizi değil, bir uyarı. Bu çocuklar aniden kaybolmuyor. Yavaş yavaş uzaklaşıyorlar.

Ve en tehlikelisi şu…
Giderken ses çıkarmıyorlar. Çünkü bazen en büyük çöküşler sessiz gerçekleşiyor.

Sinema dolu günler…