Karanlık Gece’de ise obruk, bir çöküş değil, bir örtüdür. Suçun üstünü örten, onu görünmez kılan, adeta toprağın kendisini bir suç ortağına dönüştüren bir yapı.

Bir kasaba bazen sadece bir yerleşke değil aslında bir hafızanın kompozisyonudur. Ve o hafıza konuşmadıkça daha fazla derinleşen ancak asla temizlenemeyen bir hafız haline gelmiştir. Özcan Alper’in Karanlık Gece’si, tam da bu derinleşmenin hikâyesini anlatır. Bir linç gecesiyle kirlenmiş bir kasabanın, o geceyi unutmuş gibi yaparak yaşamaya devam etme çabasını… ya da daha doğru bir ifadeyle, unutmayı bir yaşam biçimine dönüştürmesini.

Filmin ana karakteri olan İshak’ın kasabaya geri dönüşü, bir karakterin memlekete dönüşünden çok, vicdanın ve suçun geri dönüşüdür aslında. Yedi yıl önce yaşanmış bir vahşetin, toprağın altına gömülmüş bir ceset gibi yeniden yüzeye çıkma ihtimalidir bu dönüş. Çünkü bazı suçlar vardır ki ne kadar zaman geçerse geçsin vicdani zaman aşımına uğramaz. Yalnızca daha derine gömülür. Ve gömülen şey, yalnızca kurbanın kendisi değil, toplumun vicdanıdır belki de. Kasaba, baştan sona bir suskunluk organizması gibi çalışır. Herkes bilir ama kimse konuşmaz. Herkes görmüştür ama kimse hatırlamaz. Hatırlamak istemez. Bu, bireysel bir korku değil, kolektif bir sözleşmedir. Üç maymun burada bir refleks değil, bir ahlâk biçimidir. Ve bu ahlâkın en temel ilkesi konuşulmayan suçun yok olacağına inanmaktır. Tıpkı ünlü Sicilya paradigması gibi. Şöyle der Sicilya halkı… Sır, sizin için iki kişinin bildiği bir şeydir. Ancak bizim için sır, herkesin bildiği ancak birbirine söylemediği şeydir. İshak’ın kasabasında olan şey tam olarak da budur.

Film taşrayı yalnızca bir mekân olarak değil, bir zihniyet olarak kurgular. Devletin unutulmuşluğu, adaletin silikliği ve hukukun yalnızca bir “uyarı” düzeyinde var olması, bu kasabayı bir tür boşluk alanına dönüştürür. Kanun vardır ama işlemez. Adalet vardır ama görünmez. Bu yüzden suç, yalnızca işlenmekle kalmaz aynı zamanda saklanabilir hale gelir. Ve tam da burada, tıpkı Emin Alper’in “Kurak Günler” indeki o muazzam metafor gelir göz önüne… “Obruk” …

Kurak Günler ’de obruk, doğanın ahlâksızlığa verdiği bir cevap gibidir. Yerin altındaki çürümenin yüzeye çıkışı ile toplumsal çürümenin ahlaki erozyonu aynı kompozisyonun eksenidir. Karanlık Gece’de ise obruk, bir çöküş değil, bir örtüdür. Suçun üstünü örten, onu görünmez kılan, adeta toprağın kendisini bir suç ortağına dönüştüren bir yapı. Bu fark önemlidir. Çünkü biri doğanın cezalandırmasıyken, diğeri insanın suçu gizleme becerisidir.

İki film arasındaki bu kesişim, aslında Türkiye’nin taşra gerçekliğine dair iki farklı okuma sunar…

Biri çürümeyi açığa çıkarır, diğeri çürümeyi saklar. Ama sonuç aynıdır… Toplum, kendi yarattığı karanlığın içinde yaşamaya devam ediyordur.

Filmin bir diğer keskin damarı ise eşcinsellik ve homofobi üzerinden kurduğu toplumsal reflekstir. Yavuz sonrası kültürel ve ahlaki yapısı Ortodoks İslam anlayışına göre yeniden şekillendirilen ve kökünden bağlı olduğu Bektaşi / Mevlevi İslami yorum ile özdeşleşmiş “Anadolu İrfanı” genellemesinin kaybolması ile ortaya çıkan bu ahlaki yapının yansımalarını tam da bu reflekste gözlemleriz. Ortodoks İslam yorumunun toplumsal yansımalarından en belirgini, “Kim olursan ol gel” zihniyetinden, Farklı olanı tehdit olarak algılama düşüncesine evrilmiş olmasıdır. Ve bu tehdit aslında farklı olan bastırmak için meşrulaştırılmıştır. Kurak Günler’de de gördüğümüz bu motif, burada daha sert bir yere evrilir. Çünkü Karanlık Gece, bu damgalamanın yanına bir de namus kavramını ekler. Ve namus, bu coğrafyada yalnızca bir değer değil, bir silahtır. Suçu meşrulaştıran, şiddeti haklı gösteren, sorgulamayı imkânsız kılan bir araç. Bu yüzden filmdeki karakterler yalnızca suç işlemez, suçu gerekçelendirir. Aslında en tehlikelisi de budur. Çünkü gerekçelendirilmiş suç, artık sorgulanamaz hale gelir.

İshak’ın hikâyesi bu yüzden bir yüzleşme hikâyesidir ama bu yüzleşme dışarıyla değil, içeriyledir. Onun karşısında duran insanlar çocukluk arkadaşlarıdır. Aynı sokaklarda büyüdüğü, aynı dili konuştuğu, aynı geçmişi paylaştığı insanlar… Ama o geçmiş, artık ortak bir hatıra değil, ortak bir suçtur. Bu noktada film, bireysel suç ile kolektif suç arasındaki o ince çizgiyi siler. Çünkü kasabada kimse masum değildir. Ama aynı zamanda kimse suçlu da değildir. Çünkü suç, ortaya çıkarılmadıkça varlık kazanmaz. Bu paradoks, filmin en güçlü tespitlerinden biridir. Herkes suçluysa, kimse suçlu değildir. Ve bu durum, adaletin en büyük düşmanıdır.

Taşra ve şehir karşıtlığı da film boyunca hissedilir. Tıpkı Kurak Günler ‘de olduğu gibi, burada da dışarıdan gelen bir bakış ile içerideki kapalı yapı arasında bir gerilim vardır. Şehir, sorgulamayı temsil eder. Taşra ise kabullenmeyi. Ama bu bir üstünlük meselesi değildir. Daha çok bir alışkanlık meselesidir. Taşra, bildiğini tekrar eder, şehir, bilmediğini sorgular. Ve bu iki refleks çarpıştığında ortaya çıkan şey, çoğu zaman bir gerilim değil, bir çatlaktır.

Karanlık Gece, büyük olayların filmi değildir. Küçük ama derin kırılmaların filmidir. Gürültü yoktur; ama ağırlık vardır. Kamera bağırmaz ama takip eder ve izler. İzledikçe seyirci şunu fark eder. Bu hikâye sadece bir kasaba hikayesi değil, susmayı öğrenmiş ve kanıksamış bir toplumun hikâyesidir.

Özcan Alper’in de yansıtmaya çalıştığı gibi…

Geceyi karanlık kılan şey sadece güneşin batması değil, konuşulması gerekenleri konuşma cesareti gösterememektir…