Filmde gazetecilik, romantize edilmiş bir meslek olarak sunulmaz. Tam tersine, son derece mekanik, tekrar eden ve yorucu bir süreç olarak resmedilir.
ABD siyasi tarihinin en büyük skandallarından birinin anlatıldığı All the President’s Men, yalnızca bir ahlaksızlık mekanizmasını değil aynı zamanda refleksleri ve etik değerleri unutulan bir meslek olma yolunda hızla ilerleyen gazeteciliğin ne olması gerektiğini hatırlatan bir manifestodur. Yönetmen Alan J. Pakula, bu filmde yalnızca Watergate skandalını anlatmaz, devletin en tepesinde örgütlenmiş bir kötülüğün, nasıl sistematik bir şekilde örtülmeye çalışıldığını, buna karşılık iki gazetecinin sabırla, inatla ve etik bir disiplinle hakikatin izini sürdüğünü gösterir.
Filmin merkezinde Robert Redford’un canlandırdığı Bob Woodward ve Dustin Hoffman’ın hayat verdiği Carl Bernstein vardır. İkisi de birer kahraman değildir, aksine, son derece sıradan, hatta zaman zaman hataya açık ancak sorgulama ve iz sürme yeteneğini sonunda kadar kullanan ahlaklı gazetecilerdir. Onları bugünün dünyasında sıradışı kılan belki de en basit reflekslerden biridir… Şüpheyi ciddiye almak.
Watergate’in ilk günlerinde ABD halkının büyük bir kısmı “Watergate nedir?” sorusunun cevabını bile bilmiyorken, bu iki gazeteci küçük bir hırsızlık vakasının ardında daha büyük bir hikâye olabileceğini fark eder. O noktadan sonra film bir dedektif hikâyesine değil; bir mesleki ısrar hikâyesine dönüşür. Çünkü hakikat çoğu zaman büyük bir patlamayla değil, küçük detayların sabırla birleştirilmesiyle ortaya çıkar.
Filmde gazetecilik, romantize edilmiş bir meslek olarak sunulmaz. Tam tersine, son derece mekanik, tekrar eden ve yorucu bir süreç olarak resmedilir. Telefonlar açılır, isimler teyit edilir, aynı sorular defalarca sorulur, kapılar yüzlerine kapanır. Ama bütün bu monotonluk içinde bir etik ilke sürekli kendini hatırlatır. “Doğrulayamadıysan yazamazsın ancak doğrulayana kadar vazgeçemezsin.”
Bu ilke, filmin en önemli omurgasıdır. Çünkü film aslında bir skandalın ortaya çıkarılmasından çok, bu skandalın nasıl doğru bir şekilde aktıralabileceğini anlatır. Gazetecilik burada bir meslek değil, aslında bir ahlak pratiğidir.
Filmin en çarpıcı yönlerinden biri sinematografisidir. The Washington Post’un haber merkezi, neredeyse yaşayan bir organizma gibi resmedilir. Geniş planlar içinde çalışan onlarca insan, sürekli akan bir bilgi trafiği, bitmeyen daktilo sesleri… Bu kaosun içinde Woodward ve Bernstein iki küçük figür gibidir. Kamera çoğu zaman onları yutar. Bu bilinçli bir yönetmen tercihidir, çünkü mesele bireye ya da bireylere değil, sisteme odaklanmaktır.
Özellikle Redford’un neredeyse kesintisiz oynadığı uzun plan sekanslar, filmin gerçekçilik duygusunu zirveye taşır. Bu sahneler bir oyunculuk performans olmaktan öte adeta yozlaşmanın ve siyasi ahlaksızlığın tanıklığına dönüşür.
Film kronolojik ilerler, ama bu kronoloji yalnızca olayların sıralanması değildir. Aynı zamanda bir bilinçlenme sürecidir. Başta önemsiz görülen bir olay, giderek devletin en üst kademelerine uzanan bir skandala dönüşür. Ve bu dönüşüm, yalnızca gazetecilerin değil, toplumun da dönüşümüdür.
Filmin en karanlık katmanı, siyasetin doğasına dair yaptığı tespittir. Watergate yalnızca bir dinleme skandalı değildir. Bu olay, devletin en tepesindeki insanların, devleti kendi çıkarları için bir araç haline getirmesinin en açık örneklerinden biridir. Richard Nixon ve çevresindeki yapı, yalnızca bir seçim kazanmak için değil, elindeki gücü kaybetmemek için her yolu mubah görmüştür.
Burada ortaya çıkan şey bireysel bir ahlaksızlık değil, örgütlü bir yozlaşma ve kötülüktür.
Devlet mekanizması, halkı korumak için değil, iktidarı korumak için çalışmaya başladığında, hukuk yalnızca bir dekor haline gelir. İşte film tam olarak bunu anlatır. Bu anlamda Watergate sadece bir skandal değildir, Watergate bir sistem arızasıdır. Ve bu filmde arızaya neden olan tüm unsurlar, tüm çıplaklığıyla göz önündedir.
Film, gazeteciliğin rolünü yeniden hatırlatır. Gazetecilik yalnızca haber vermek değildir. Gazetecilik, iktidarın karanlıkta kalmak istediği alanlara ışık tutmaktır. Çünkü iktidarın en büyük gücü, yaptığı şeyin bilinmemesidir.
Bu yüzden All the President’s Men, aslında şu cümleyi kurar:
Gerçek, her zaman kendiliğinden ortaya çıkmaz. Gerçeği ortaya çıkarmak için ısrarcı ve korkusuz olmak zorundasınız.
Film bittiğinde büyük bir zafer sahnesi yoktur. Ne dramatik bir yüzleşme vardır ne de epik bir kapanış. Daktilo sesleri devam eder, haberler yazılır, süreç sürer. Çünkü hakikat tek bir haberle değil, sürekli bir mücadeleyle var olur.
Ve belki de filmin en önemli mesajı şudur:
Hükümetler yalan söyleyebilir.
Siyasetçiler örtbas edebilir.
Ama bir toplumda hâlâ sorular soran insanlar varsa,
hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez…
Sinema dolu günler…