Kamera hareketleri de bu atmosferin önemli bir parçası. Ani geçişler, sert zoomlar yerine, neredeyse fark edilmeyen, yavaş ve kontrollü kaymalar var.

Bu hafta gelende kullandığım politik alt metin irdeleyen film anlatılarından farklı olarak daha saydam bir yüzeye geçmeye karar verdim. Sebebi ise uzun zamandır takip ettiğim Türk Korku Sineması’nda daha önce pek de rastlamadığım farklı bir sinematografiye şahit olmuş olmam.

Bahsetmeye çalışacağım film, daha önce farklı isimler ile seyirciyle buluşmuş olan “Üç Harfliler” serisinin son filmi olan “Üç Harfliler: Fal” yapımı. Bu köşede bu filme yer veriyor olmamın sebebi ise şaşırtıcı derecede farkındalık yaratan sinematografisi.

Daha önce farklı yönetmenlerce çekilen ve serinin son iki filminde Türk Korku sinemasının önemli yönetmenlerinden olan Alper Mestçi imzası taşıyan serinin son filminde yönetmenlik koltuğunda bu defa Mert Uzunmehmet var ve bunu gönül rahatlığı ile söylemeliyim ki hayranlık bırakan bir yönetmenlik performansı ortaya çıkmış.

Türkiye’de korku sineması uzun yıllar boyunca aynı formülün etrafında dönüyor. Ani sesler, bağıran karakterler, “jumpscare” sistemi ile kurgulanan sahneler. Üç Harfliler: Fal ise bu alışkanlığı kırmaya çalışan nadir örneklerden biri. Yönetmen Mert Uzunmehmet, korkuyu doğrudan yüzümüze fırlatmak yerine, onu kadrajın içine yavaşça yerleştirmiş. Bu anlamda filmin izleyiciyi doğrudan korkutmaktan çok rahatsız etme amacını güttüğünü söylemek yanlış olmaz. Filmin en dikkat çekici tarafı, sinematografik dilinin neredeyse bir “sanat filmi” titizliğinde kurulmuş olması. Her sahne, rastgele yerleştirilmiş bir korku anı değil, adeta planlanmış bir tablo gibi. Hele bazı sahneler var ki, kadrajda zaman zaman Nuri Bilge Ceylan resimleri bile gördüğümü itiraf etmeliyim. Hızlı kesmeler, ani geçişler yok. Bunun yerine uzun planlar, sabit kadrajlar ve kontrollü hareketler var. Bence filmin en güçlü taraflarından biri doğayı kullanma biçimi. Türkiye’deki çoğu korku filminde doğa yalnızca bir arka plan olarak vardır. Orman, gece, köy… Hepsi dekor gibidir. Ama burada doğa bir dekor değil, bir karakter gibi kullanılmış. Rüzgârın sesi, yaprakların hareketi, boş arazinin genişliği… Bunların hiçbiri tesadüfi değil. Kadrajlar öyle kurulmuş ki doğa sanki insanı izleyen, onu içine çeken, hatta yavaş yavaş yutan bir yapı haline gelmiş. Tam da bu noktada, film, Türk Korku sinemasının klasik kompozisyonundan ayrılarak, iç mekâna sıkışan, karakterlerin, makyajın ya da korku elementlerinin ön panda kullanılmasından çok, kadrajın, kameranın ve gerilim dozunun izleyiciye sunulduğu bir kompozisyona dönüşmüş.

Kamera hareketleri de bu atmosferin önemli bir parçası. Ani geçişler, sert zoomlar yerine, neredeyse fark edilmeyen, yavaş ve kontrollü kaymalar var. Bu da gerilimi bir anda yükseltmek yerine içten içe büyütüyor. Seyirciye sürekli bir şey olacak hissiyatı verilmiş ancak o “şey” çoğu zaman tahmin edilen şekilde gerçekleşmiyor. İşte tam bu noktada film psikolojik bir gerilim yaratıyor. Çünkü korku, gerçekleşen şeyden çok gerçekleşme ihtimaliyle büyüyen bir psikoloji. Ve yönetmen de bu ruh halini oldukça başarılı yansıtmış.

Serinin önceki filmleriyle karşılaştırıldığında da bu fark net biçimde görülüyor. Üç Harfliler serisi genel olarak daha doğrudan, daha geleneksel korku kodlarına yaslanan bir yapıdaydı. Ritüeller, cin tasvirleri, ani korku anları…

Fal ise bu dili törpülüyor. Daha sessiz, daha kontrollü, daha görsel bir anlatı kuruyor. Yani korku artık “gösterilen” bir şey değil, hissettirilen bir şey haline geliyor.

Filmin renk paleti de bu yaklaşımı destekliyor. Yoğun karanlık tonlar, soluk renkler ve neredeyse ışığın bile temkinli kullanımı… Bu görsel kurgu, seyirciyi sürekli bir huzursuzluk içinde tutuma isteği gütmüş. Işık burada güven değil, sadece geçici ama tedirgin edici bir rahatlama.

Sonuç olarak Üç Harfliler: Fal, Türk korku sinemasında alışılmış kalıpları tamamen yıkmasa da onları esneten bir film. Özellikle sinematografi açısından bakıldığında, türün “ucuz korku” algısını kırmaya çalışan ciddi bir çaba var.

Senaryoda eksik kalanlar olsa da yakın dönemde farkındalık bir yaratan bir yönetmenlik performansının olduğunu ve türün takipçilerinin kaçırmaması gereken bir film olduğunu yazmak gerektiğini düşünüyorum.

Sinema dolu günler…