Bahçeli’nin şimdiye kadar sürecin toplumsallaşması için, olumsuzlukların giderilmesi için yaptığı tüm çağrılar, iktidar tarafından sistematik bir şekilde kulak arkası edilmiş, adeta “Arafta” bırakılmıştır.

Eğer mevcut iktidar barış sürecinde sahici bir anlayışa sahipse –ki şimdiye kadar yaptıkları ve söyledikleriyle bunu defalarca dile getiriyorlar.

Ancak ne yazık ki, bu süreci ilk deklare eden, milliyetçi kimliğiyle adeta bu sürecin sigortası ve teminatı konumuna yükselen Sayın Devlet Bahçeli’yi her seferinde boşa çıkarmaktan, onun görüşlerini ve çağrılarını bir kenara itmekten vazgeçmedikleri müddetçe, iktidarın bu “sahici kimliği” hep tartışılır olarak kalacaktır.

Toplumun önemli bir kesimi, özellikle de milliyetçi-muhafazakâr kesim, Bahçeli’nin bu sürece öncülük etmesinden ötürü güçlü bir umut ve güven beslemiştir.

Çünkü Bahçeli’nin yıllardır savunduğu devletçi, milletçi duruş, bu tür hassas ve kritik bir toplumsal mutabakatın ancak onun gibi bir figürün güvencesi altında başarıya ulaşabileceğini düşündürmüştür.

Ne var ki, gelinen noktada bu umutlar maalesef gölgelenmekte, süreçteki inandırıcılık derin yaralar almaktadır.

Bahçeli’nin şimdiye kadar sürecin toplumsallaşması için, olumsuzlukların giderilmesi için yaptığı tüm çağrılar, iktidar tarafından sistematik bir şekilde kulak arkası edilmiş, adeta “Arafta” bırakılmıştır.

İşte tam da bu nedenle, iktidarın Bahçeli’nin sözlerini ve taleplerini ciddiye almaktan vazgeçmesi, sürecin geleceğini tehlikeye atmakta ve kamuoyunda derin bir güvensizlik iklimi yaratmaktadır.

Barış süreci, Türkiye’nin son yıllarda en kritik gündem maddelerinden biri haline gelmiştir.

Uzun yıllardır devletin bekasını her şeyin üstünde tutan bir siyasetçi olarak Sayın Bahçeli’nin bu sürece “evet” demesi, birçok kesim için sürpriz olmaktan öte, adeta bir dönüm noktası olmuştur.

Milliyetçi kimliğiyle tanınan, “Türkiye’nin bekası” vurgusunu her fırsatta dile getiren Bahçeli’nin, bu süreci ilk deklare eden isim olması, sürecin yalnızca bir “iktidar projesi” olmaktan çıkıp, geniş bir toplumsal mutabakata dönüşmesi için en güçlü teminat olarak görülmüştür.

Çünkü toplumun önemli bir kesimi –özellikle de milliyetçi taban– Bahçeli’nin bu sürece dahil olmasını, sürecin “devlet politikası” haline gelmesinin ve millî menfaatler doğrultusunda şekillenmesinin güvencesi olarak algılamıştır.

Bu algı boşuna değildir.

Dolayısıyla, eğer iktidar gerçekten sahici bir barış iradesine sahipse, Bahçeli’nin görüşlerini merkeze almak zorundadır.

Aksi takdirde, sürecin “sahiciliği” her daim sorgulanacak ve bu zihinlerde yer etmeye devam edecektir.

Ne yazık ki, bugüne kadar yaşananlar tam da bu sorgulamayı haklı çıkarmıştır.

Sayın Bahçeli, sürecin en başından itibaren, sadece deklare etmekle kalmamış, sürecin sağlıklı ilerlemesi için somut çağrılarda bulunmuştur.

Sürecin “toplumsallaşması” için, yani yalnızca Ankara’daki kapalı kapılar arasında değil, tüm Türkiye’de, bir sahiplenme ve anlayış yaratılması için defalarca sesini yükseltmiştir.

Olumsuzlukların giderilmesi, eski yaraların sarılması, güvensizlik tohumlarının bertaraf edilmesi için yaptığı uyarılar ve öneriler ise ne yazık ki iktidar tarafından hep “kulak arkası” yapılmıştır.

Ama iktidar, bu çağrıları ya görmezden gelmiş ya da “zamanı var” diyerek ertelemiştir.

Bu tutum, sürecin inandırıcılığına derin bir gölge düşürmüştür.

Çünkü bir barış süreci, eğer yalnızca iktidarın tek taraflı adımlarıyla ilerliyorsa, o süreç zaten baştan sakat demektir.

Toplumun geniş kesimleri, özellikle de Bahçeli’nin temsil ettiği milliyetçi-muhafazakâr kesim, sürecin Bahçeli’nin güvencesi altında yürüdüğünü düşünmek istemiştir.

Bu umut, boşuna değildir. Ancak iktidarın Bahçeli’nin çağrılarını dikkate almaması, bu umudu yavaş yavaş eritmektedir.

Daha da önemlisi, bu kulak arkası tutum, sürecin meşruiyetini de zedelemektedir.

Bir barış süreci, eğer toplumun en geniş kesimleri tarafından sahiplenilmiyorsa, eğer sürecin mimarlarından biri olan Bahçeli’nin görüşleri sürekli olarak “Arafta” bırakılıyorsa, o süreç zaten başarısızlığa mahkûmdur.

Çünkü barış, yalnızca masada imzalanan protokollerle değil, toplumun kalbine ve zihnine nüfuz ederek gerçekleşir.

Bahçeli’nin milliyetçi kimliği, tam da bu nüfuzu sağlamanın en güçlü aracıdır.

Ama iktidarın her seferinde Bahçeli’yi boşa çıkarması, bu beklentiyi hayal kırıklığına dönüştürmektedir.

Peki, çözüm ne olmalıdır? İktidar, artık Bahçeli’nin sözlerini “Arafta” bırakmaktan vazgeçmelidir.

Sürecin sahiciliğini gerçekten ispat etmek istiyorsa, Sayın Bahçeli’nin çağrılarını merkeze almalı, onun önerilerini uygulamaya koymalıdır.

Sürecin toplumsallaşması için somut adımlar atılmalı, olumsuzluklar bir an önce giderilmelidir.

Çünkü Türkiye’nin geleceği, bu tür millî meselelerde dar bir iktidar perspektifiyle değil, geniş bir mutabakatla şekillenebilir.

Aksi takdirde, “sahici bir barış süreci” iddiası, toplum nezdinde hep bir “soru işareti” olarak kalacaktır.

Barış süreci, eğer gerçekten samimi bir iradeyle yürütülürse, ülkemize tarihî bir fırsat sunabilir.

Ancak Bahçeli gibi bir milliyetçi liderin görüşleri sürekli olarak ihmal edilirse, bu fırsat da heba olabilir. İktidar, kendi yaptığı ve söylediğiyle “sahici” olduğunu iddia ediyorsa, bunu Bahçeli’yi boşa çıkarmayarak ispat etmelidir.

Aksi halde, sürecin inandırıcılığına düşen gölge giderek büyüyecek ve toplumun umutları bir kez daha kırılacaktır.

Sayın Bahçeli’nin çağrılarını kulak ardı etmekten vazgeçmek, artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Şimdiye kadar yapılanlar ve söylenenler yeterli değildir; asıl sınav, Bahçeli’nin sözlerini “Arafta” bırakmamaktır.