Toplumda vasatlığı,yetersizliği ve hiçliği görünürlük ile örtme arzusu bütün değerleri tahrip ederek öne geçiyor.
Bu nedenle çoğu insanın duruşu olmadığı için kendilerine sosyal, ekonomik ya da siyasal kazanç sağlayacak ilişkilerin etrafında kümelenmeye başlarlar.
Bir tür modern kabileleşme yaşanır, ancak bu kabileler kan bağına değil, fayda bağına dayanır.
İnsanlar, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir duruş geliştirme zahmetine katlanmak yerine, güçlü görünen ağaçların gölgesine sığınmayı tercih eder.
Kimi bunu siyasete giden bir basamak olarak görür. Partilerin, hareketlerin, figürlerin etrafında pozisyon alır; bugün alkışladığı şeyi yarın rahatça eleştirebileceği bir esneklikle.
Kimi bir makamın, bir unvanın peşindedir, kartvizitindeki kelimelerin ağırlığıyla var olduğunu sanır.
Kimi bir ihalenin, bir alanın, bir rantın etrafında döner, ilişkileri, sözleşmeleri, kapıları açan anahtarlar olarak kullanır.
Kimisi ise daha derin, daha acılı bir yerden gelir. yeterince değersiz hisseden benliğini, kalabalıkların içinde, unvanlarla, payelerle ve görünürlükle yeniden inşa etmeye çalışır.
Sosyal medya çağında bu yeniden inşanın en kolay yolu, “etki alanı” yaratmak, “farkındalık” uyandırmak, “lider” sıfatını taşımaktır.
Oysa bu, çoğu zaman kırık bir aynada kendine bakmak gibidir,görüntü vardır, öz yoktur.Böyle olunca ilkeler kolayca yer değiştirir.
Dün savunduğu değer, bugün sosyal sermayesini tehdit ediyorsa sessizce rafa kalkar.
İlişkiler araçsallaşır; insanlar birbirini “ne işe yarar” gözüyle değerlendirir.
Eleştiriler seçici hale gelir. Kendi çevresindekilere dokunmayan, rakip ağları hedef alan bir eleştiri kültürü oluşur.
Çünkü asıl amaç hakikati savunmak değildir.
Hakikat, görünürlük oyununda en fazla “dikkat çekici” bir malzeme olarak kullanılır,yoksa bir kenara itilir.
Bu dinamik, bireysel bir zaaf olmanın ötesine geçerek toplumsal bir hastalığa dönüşür.
İnsanlar birbirine samimiyetle değil, “acaba ne istiyor?” kuşkusuyla yaklaşır. Liyakat geri çekilir; çünkü sistem, yeteneği değil, görünürlüğü ödüllendirir.
Sessizce çalışan, derinlikli düşünen, kalıcı eserler bırakanlar değil, ağ kuran, poz veren, gündemi manipüle edenler öne çıkar.
Zamanla vasatlık kurumsallaşır.
Kurumlar, devlet, özel sektör, sivil toplum, medya… Hepsi aynı mantıkla işler hale gelir.
İçeriğin kalitesinden ziyade ambalajın parlaklığı önemsenir.
Vasatlığın kurumsallaşması, toplumun damarlarında yavaş yavaş dolaşan bir zehre benzer.
Önce fark edilmez.
Sonra orta seviye yönetim kademeleri vasatlarla dolar.
Ardından karar alma mekanizmaları, bu vasatların konfor alanına göre şekillenir.
Gerçek yetenek ya sisteme uyum sağlamak için kendini köreltir ya da dışarıda kalır.
Dışarıda kalanlar ise ya yalnızlaşır ya da kendi küçük görünürlük balonlarını yaratır.
Böylece toplum, ortalama bir beğeni düzeyine, ortalama bir düşünce derinliğine, ortalama bir ahlaki standarda razı olur.
Ortalama, yeni norm haline gelir.
Psikolojik kökleri de ihmal edilemez.
Modern insan, anlam krizinin tam ortasında, aidiyet ve değerlilik ihtiyacını görünürlükle tatmin etmeye çalışıyor.
Geleneksel toplumlarda bu ihtiyaç, aile, mahalle, usta-çırak ilişkisi gibi yapılarla kısmen karşılanırdı.
Bugün ise bu yapılar zayıfladıkça, sanal beğeni, takipçi sayısı, davet edildiği etkinlikler ve medyada çıkan haberler devreye giriyor.
Bunlar kısa süreli dopamin patlamaları yaratıyor ama kalıcı bir tatmin sağlamıyor. Bağımlılık artıyor. Daha fazla görünürlük, daha fazla onay, daha fazla statü… Döngü böyle devam ediyor.
Bu arzu, özellikle siyaset ve bürokraside tahripkâr sonuçlar doğuruyor.
Bir makam adayının asıl derdi, o makamda neyi değiştireceği değil, makamın ona sağlayacağı statü ve imkânlar oluyor.
Bir yazarın ya da fikir insanının derdi, düşüncesinin doğruluğu değil, düşüncesinin kaç kişiye ulaşacağı, kaç “etkileşim” alacağı.
Bir iş insanının derdi, ürettiği kalite değil, hangi çevrelerle fotoğraflanacağı.
Herkes birbirini izliyor, herkes birbirini kolluyor. Eleştiri, ancak “dışarıdakilere” yöneldiğinde cesur oluyor.
İçerideki çürümeye ise “stratejik sessizlik” hâkim.
Peki bu döngüden çıkış mümkün mü?
Evet, ama zor.
Öncelikle bireysel bir uyanış gerekiyor.
Her insan kendine şu soruyu samimiyetle sormalı: “Ben ne üretiyorum, yoksa sadece görünüyor muyum?”
Ürettiği şeyin kalitesiyle, derinliğiyle, kalıcılığıyla gurur duyabiliyor mu? Yoksa sadece “görünme”nin getirdiği geçici tatmine mi yaslanıyor?
Bu sorgulama, küçük bir azınlıkla başlasa bile dalga dalga yayılabilir.
Kurumsal düzeyde ise teşvik sistemlerini değiştirmek şart.
Performansı, görünürlüğe değil, somut çıktıya, etkiye ve etik standarda bağlayan ölçütler geliştirilmeli.
Liyakatı görünürlükten bağımsız olarak ödüllendiren mekanizmalar kurulmalı.
Medya ve sosyal medya da bu konuda sorumluluk üstlenmeli; kalıcı değeri olanı öne çıkarmalı, geçici parıltıları abartmamalı.
bir toplumun kalitesi, o toplumdaki insanların ne ürettiğiyle ölçülür; ne kadar göründüğüyle değil.
Görünürlük arzusu değer üretme arzusunun önüne geçtiği sürece, ne kadar parlak ambalajlar içinde olursak olalım, içimiz boş kalacaktır.
Güven eriyecek, liyakat çekilecek ve vasatlık, sessiz bir zaferle tahtına kurulacaktır.
Bu zaferi engellemek, her birimizin kendi duruşunu yeniden inşa etmesiyle başlar.
Çünkü güçlü bir toplum, güçlü bireylerden,güçlü bireyler ise görünmekten çok, var olmaktan beslenenlerden oluşur.