Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Dolmabahçe'de NATO Parlamento Başkanları ile yaptığı görüşmede verdiği mesajlar da bu açıdan dikkat çekiciydi.

Dünya uzun zamandır bu kadar dağınık, bu kadar kırılgan ve bu kadar öngörülmesi zor değildi. Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze'den İran'a uzanan Orta Doğu gerilimi, Çin'in yükselişi, enerji hatları, savunma sanayii, siber tehditler ve yapay zekâ destekli güvenlik meseleleri artık aynı büyük tablonun parçaları. Bu tablo içinde Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi yeni güvenlik düzeninin hangi ilkelerle kurulacağına dair önemli bir eşik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Dolmabahçe'de NATO Parlamento Başkanları ile yaptığı görüşmede verdiği mesajlar da bu açıdan dikkat çekiciydi. Türkiye, kendisini artık sadece NATO'nun güneydoğu kanadını koruyan ülke olarak değil; Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz hattında güvenlik üreten merkez aktörlerden biri olarak konumlandırıyor. Bu nokta neden önemli? Çünkü Türkiye'nin NATO içindeki yeri uzun süre daha çok coğrafi konumuyla açıklandı. Oysa bugün Türkiye artık savunma sanayii, enerji geçiş yolları, diplomatik temas kapasitesi ve bölgesel krizlerdeki hareket alanıyla da öne çıkıyor.

Ancak NATO'ya bakarken fazla romantik olmaya da gerek yok. Türkiye'nin ittifakla ilişkisi her zaman inişli çıkışlı oldu. Savunma sanayii kısıtlamaları, terörle mücadelede yaşanan görüş ayrılıkları, bölgesel krizlerdeki farklı öncelikler ve zaman zaman ortaya çıkan çifte standartlar, Ankara'nın NATO'ya temkinli yaklaşmasının nedenleri arasında. Bu yüzden Türkiye açısından NATO üyeliği duygusal değil, stratejik bir başlık. NATO önemlidir; ama Türkiye'nin bütün güvenlik vizyonu NATO'ya indirgenemez. Kaldı ki bugünün dünyasında tek eksenli dış politika yürütmek zaten mümkün değil. Türkiye hem NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin içinde kalıyor hem de Rusya, Körfez, Afrika, Türk dünyası ve Asya ile farklı kanallar kuruyor. Bunu hemen "eksen kayması" diye okuyanlar olacaktır, kolaycılıktan başka bir şey olmaz. Artık bu, çok kutuplu dünyanın zorunlu diplomasi biçimi.

Yeni küresel mimaride bir ülke yalnızca bir blok içinde kendisine yer bulan ülke olmamalı. Güçlü ülke, farklı masalarda konuşabilen, kriz anlarında temas kurabilen, gerektiğinde arabulucu olabilen ve kendi kapasitesini artırabilen ülkedir. Türkiye'nin son yıllarda öne çıkan yönü burada. Karadeniz'de, Suriye'de, Kafkasya'da, Doğu Akdeniz'de ve enerji hatlarında Ankara'nın yok sayılabileceği bir denklem artık gerçekçi değil. Avrupa'nın savunma kapasitesine dair tartışmalar derinleşirken, Türkiye'nin savunma sanayiindeki ilerlemesi de NATO açısından ayrıca önem kazanıyor.

Dolayısıyla Türkiye burada sadece "sadık müttefik" pozisyonuna sıkışmak niyetinde değil. Aynı zamanda karar süreçlerinde ağırlığı olan, güvenlik üreten, bölgesel krizlerde sözü dinlenen ve jeoekonomik bağlantılarıyla öne çıkan bir ülke olmak istiyor. Bunun için NATO ile ilişki sürdürülecek; ama kayıtsız şartsız bir bağlılık diliyle değil. Daha dengeli, daha pazarlıkçı ve daha gerçekçi bir zeminde.

Ankara Zirvesi'ne bu gözle bakmak gerekir. Bu zirve NATO'nun alışılmış güvenlik gündeminin ötesinde, Türkiye'nin kendi stratejik değerini yeniden hatırlattığı bir sahne olacaktır.