Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol, geçen hafta Canberra'da sarf ettiği sözlerle küresel kamuoyunu derinden sarstı. IEA Başkanı, Orta Doğu'daki çatışmanın enerji piyasaları üzerindeki etkisini "iki petrol krizi ile bir gaz çöküşünün birleşimi" olarak nitelendirdi. 1973 ve 1979'u, ardından 2022'yi Rusya Ukrayna savaşını hatırlatan Birol, tarihsel kırılma noktalarına yeniden yaklaşıyoruz mesajı verdi.

Tam bu konjonktürde, Kasım 2026'da Antalya'da toplanacak olan COP31'e ev sahipliği yapacak ülkenin Türkiye olduğunu hatırlatmam gerekiyor. COP tarihinde bir ilke tanıklık ediyoruz. Türkiye ev sahibi ülke sıfatıyla konferansın lojistiğini ve organizasyonunu üstlenirken, Avustralya müzakere süreçlerini de yönetiyor. Bu çerçevede Türkiye COP31 Başkanı'nı belirlerken, Avustralya müzakere başkanı olarak tüm görüşmelerde münhasır yetkiye sahip bulunuyor. Pasifik ülkeleri ise ön-COP'a ev sahipliği yaparak masaya oturuyor. Burada sadece diplomatik bir uzlaşmadan söz etmek eksik olur, aynı zamanda çok taraflı iklim müzakerelerinin giderek daha karmaşık bir jeopolitik zemine oturduğunun somut kanıtı olarak değerlendiriyorum.

Türkiye nerede duruyor?

Türkiye'nin bu süreçteki konumu son derece kritik. Bir yanda COP31 Başkanlığı'nın sembolik ağırlığı, öte yanda enerji arz güvenliğini her şeyin önünde tutan bir ulusal enerji politikası. Orta Doğu'daki çatışmanın derinleştirdiği kriz ortamında, fosil yakıt bağımlılığından kopuşu hızlandırmayı hedefleyen bir konferansın ev sahipliğini yapmak; hem bir fırsat hem de son derece hassas bir denge gerektiren siyasi bir yük anlamına geliyor.

Birol'un "hiçbir ülke bu krizden muaf olmayacak" uyarısını Türkiye'nin coğrafyasına uyguladığımızda tablo daha da ağırlaşıyor. Hem enerji ithalatçısı hem de bölgesel bir aktör olarak Türkiye, krizin merkezine yakın bir noktada durmaktadır. Çünkü hem Akdeniz kuşağındaki coğrafi konumuyla küresel ısınmanın etkilerine doğrudan maruz kalan bir ülkeyiz hem de Kuzey ile Güney arasında güçlü bir köprü ülke kimliği taşımaktayız. Türkiye'nin enerji koridorlarındaki rolünden Orta Doğu ile Avrupa arasındaki diplomatik trafiğine kadar her alanda somut bir karşılık bulmaktadır.

COP31 ev sahipliğinin Türkiye'ye verilmesi, onu iklim diplomasisinin vitrine taşıyor, doğru.. Ama sorumluluğun Avustralya ile ortaklaşa paylaşılması, Türkiye'yi yenilikçi bir modelle kriz çözen, kapsayıcı ve pragmatik bir aktör olarak öne çıkarmaktadır. İklim konferansları tarihinde bir ilk olan bu ikili yönetişim yapısı, Türkiye'nin hem doğuya hem batıya konuşabilen niteliğini gösteriyor.

Enerji krizi, iklim gündemini daha da yakıcı kılıyor.

Birol'un uyarısı şu açıdan önemlidir: Orta Doğu'daki çatışmaya enerji dönüşümüyle baktığımızda hem daha zor hem de daha zorunlu kılan bir kıvılcımdır. Bölgede yaşanan her sarsıntı, fosil yakıt bağımlılığının ne denli kırılgan bir zemin olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu bağlamda BM İklim Değişikliği İcra Sekreteri Simon Stiell'in vurguladığı gibi, güvenliği ciddiye alan her lider için iklim eylemi artık hayati önem taşıyacaktır.

Türkiye'nin COP31 Başkanlığı'nı üstlenmesi, tam da bu süreçte anlam kazanıyor. Orta Doğu ile komşu, enerji krizinden doğrudan etkilenen, ama aynı zamanda çatışmanın dışında duran ve taraflarla diyalogu sürdürebilen bir ülke olarak Türkiye, COP31 platformunu barış yönelimli çok taraflı diplomasinin de bir sahnesi haline getirebilir. İklim zirvelerinin artık yalnızca karbon hesaplarıyla değil, çatışma sonrası yeniden yapılanma, enerji güvenliği ve adil dönüşüm gibi meselelerle de iç içe geçtiği bu dönemde, Türkiye'nin arabulucu sesi önceki COP'lardan çok daha değerli bir işlev görebilir.

Antalya, bir olasılık alanı

Krizlerin diplomasiyi nasıl dönüştürdüğünü tarih bize defalarca göstermiştir. 1970'lerin petrol kriziyle başlayan enerji dönüşümü tartışmaları bugün Paris Anlaşması'nın zeminini oluşturmaktadır. Orta Doğu'daki mevcut çatışma ve savaşlar, doğru ellerde yönetilirse, benzer bir dönüşüm momentumu yaratabilir.

Türkiye'nin elinde bugün nadir bir imkân var: hem bölgeyle tarihsel ve coğrafi bağı olan bir ülke olarak güvenilir bir ses, hem de COP31 Başkanı olarak küresel gündemin şekillendiricisi. Bu iki rol bir arada taşınabilirse Antalya, yalnızca bir iklim zirvesinin değil; krizden köprüye uzanan çok taraflı bir umudun da simgesi olabilir.

Umarım o köprü inşa edilir.