Google 68 milyon dolarlık bir uzlaşmaya imza attı. Evet, dünkü ulusal ve küresel medya manşetlerinden söz ediyorum… Google, sesli asistanı Google Assistant’ın kullanıcıları izinleri dışında dinlediği ve özel konuşmaları topladığı iddiasıyla açılan toplu davayı sonuçlandırmak için 68 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Çoğu yorumcunun ve haber sunumunun veri krizi olarak değerlendirdiği bu mesele aslında dijital çağın artık sıradanlaşan bir meşruiyet krizi…
Hepimizin bildiği gibi Google Assistant’ın yalnızca “Hey Google” gibi tetikleyicilerle aktif olması gerekirken istemeden çalıştığı ve kullanıcı konuşmalarını kaydettiği iddiası baskın. Google’ın iddiaları kabul etmediği, suçlamaları tanımadığı ama uzun süren dava maliyetinden kaçınmak için uzlaşmaya gittiği söyleniyor. Şimdi Google’ın asıl kaynağı kullanıcı izinlerini mi ihlal etti yoksa veri sızıntısı mı söz konusu? Klasik anlamda bir veri krizinden söz edebilmek için genellikle iki unsur aranır: yetkisiz erişim (hack/sızıntı) ve bu erişimin dışarıya taşması. Bu dosyada ise tartışma başka bir yerden yürüyor. İddia, “sızdırma”dan ziyade izinsiz toplama ve işleme üzerine kurulu.
Aslında teknoloji şirketlerinin buna benzer birçok veri krizlerine şahit olduk. Facebook’un Cambridge Analytica krizi ki o zaman ABD seçimleri öncesi milyonlarca seçmenin siyasal profillemesi yapılmıştı. Yine Amazon’un- Alexa dinleme davaları kamuoyunu uzun bir süre meşgul etmişti. Her ne kadar Amazon ses kayıtlarını ürün geliştirme amacıyla dinlediğini söylese de ev içi mahremiyetin ilk kez bu kadar doğrudan tartışıldığı bir krizi tartışmıştık. Apple’ın Siri ve gizli kayıt iddiaları ve TikTok’un çocuk verileri ve Çin bağlantısı olayları, veriyi bireysel bir hak olmaktan öte jeopolitik bir tartışma konusu haline getirmişti. Tüm bu örnekler platform kapitalizminin yapısal bir sonuç olduğunu bize göstermiyor mu?
Platform kapitalizmi dediğimiz kavram dijital ekonomiyi yalnızca yeni bir piyasa biçimi olarak ele almaz. Dijital iktidarın yeniden örgütlenme modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Her gün saatlerce kullandığımız dijital platformlar, kullanıcıya hizmet sunan arayüzler gibi görünürken, esasen gündelik hayatın tamamını sürekli veri üretimine zorlayan altyapılardır. Böylece iletişim, etkileşim ve hatta mahremiyet, ekonomik değeri olan davranışsal girdilere dönüştürülür. Rıza, burada normatif bir etik ilke olmaktan çıkarak hukuki bir prosedüre indirgeniyor. Google ve Meta gibi platformların tekrar eden dava ve uzlaşmaları, sistemin istisnai hatalarından ziyade, veriye dayalı büyüme zorunluluğunun yapısal sonuçlarıdır. Bu nedenle platform kapitalizmi eleştirisi, teknik veri ihlalleriyle sınırlı tutulamaz; asıl mesele, kamusal alanın özel şirketlerin algoritmik yönetişimine devredilmesi ve bu devrin ne demokratik denetime ne de toplumsal meşruiyete tabi olmasıdır.
Sonuç? Bu dosya, “veri krizi mi?” tartışmasının tek bir cevabı yok. Teknik olarak hayır; iletişimsel olarak evet. Artık verinin sızdırılması veya satılması değil de veriyle kurulan ilişkinin etik ve şeffaflığı burada tartışma konusu.