YouTube trend listesinin birinci sırasına yerleşen “Kâbede Hacılara Hu Der Allah” ilahisi, birçok dijital içeriğe de eşlik etmeye başladı. Viral bir ses haline geldiğini söylemek mümkün. Türkiye’de dinin kamusal görünürlüğü üzerine süregelen tartışmaların da yeni bir halkası. 11 milyon izlenme rakamsal bir veri değil, ramazan ayına ilişkin kültürel bir işaret de aynı zamanda. Gençlerin dijital mecrada neyi görünür kıldığına dair güçlü bir gösterge.

Tartışmanın iki ekseni var bana göre: laiklik ve dinin popülerleşmesi. Laiklik tartışması Türkiye’de çoğu zaman “kamusal alanda din” meselesine indirgeniyor. Oysa laiklik, devletin tarafsızlığına ilişkindir; bireyin inancını görünür kılıp kılmamasına değil. Bir ilahinin sosyal medyada trend olması, laikliğin ihlali değil; toplumsal talebin dijital yansımasıdır. Devletin din dayatmasıyla, bireylerin gönüllü kültürel üretimi arasındaki farkı ayırt edemezsek, kavramları da haksız yere yorarız.

İkinci eksen, dinin popülerleşmesi. Burada daha sofistike bir sosyolojik tartışma var. Modern toplumlarda din ya geri çekilir ya da biçim değiştirir. Dijital çağda ise din, estetikle, müzikle, kısa videolarla yeniden paketlenir. Kimileri bunu yüzeyselleşme olarak görür. Fakat kültür tarihi bize başka bir şey söyler: İlahi, kaside, gospel, kilise koroları, hatta Noel şarkıları… Hepsi inancı estetik formlarla taşıyan araçlardır. Hristiyan dünyasında çocukların kilise korolarında yetişmesi “çağdaşlığa aykırı” sayılmazken, Türkiye’de gençlerin bir ilahiyi dinlemesi neden otomatik olarak gericilikle etiketleniyor? Bu soru, müziğin kendisinden çok bizim modernlik algımıza dair.

Türkiye’nin siyaset sosyolojisi bu refleksi açıklayabilir. Cumhuriyet modernleşmesi, dini kamusal alandan sınırlı tutarak ilerledi; muhafazakâr toplumsal damar ise dini görünürlüğü kimliksel bir mesele olarak taşıdı. Dolayısıyla her dini görünürlük, yalnızca kültürel değil, sembolik bir pozisyon alma gibi okunuyor. Oysa yeni kuşak için mesele çoğu zaman ideolojik değil; duygusal ve estetik. Sonuçla sosyal medya algoritması kimlik siyaseti yapmıyor; izlenme davranışını büyütüyor.

Burada asıl soruyu sormak gerekir: Gençler bir ilahiyi neden dinler? Kimlik arayışı mı, maneviyat ihtiyacı mı, kültürel merak mı, yoksa sadece melodik bir beğeni mi? Büyük ihtimalle hepsi biraz. Z kuşağını tek boyutlu okumak, onları sürekli politik niyet atfıyla analiz etmek bizi yanıltır. Gençler hem seküler festivale gider hem ilahi dinler; hem global pop kültürü tüketir hem yerel manevi motiflere bağlanabilir. Çelişki değil; çoğulluk olarak yorumlamak daha doğru.

Benim açımdan mesele basit: Eğer bir içerik dini sevdiriyor, dini korku diliyle değil estetik ve huzur diliyle hatırlatıyorsa, bu toplumsal barış için bir risk değil; potansiyel bir imkândır. Din sosyolojisi bize şunu öğretir: Baskıyla aktarılan inanç zayıflar, sevdirilerek aktarılan inanç kök salar. Gençlere din anlatmanın yolu buyurganlıktan değil, temas kurabilmekten geçer.

Türkiye’nin ihtiyacı, dini görünürlüğü tehdit gibi gören refleksle, her eleştiriyi düşmanlık sayan refleks arasında sıkışmak değil. Daha özgüvenli bir toplumsal dil mümkün. Laik bir devlet düzeni içinde, bireylerin inançlarını müzikle, sanatla, dijital içerikle ifade etmesi modernliğe aykırı değil. Çağdaşlık, çeşitliliği kaldırabilme kapasitesidir. Eğer bu ülke hem senfoniyi hem ilahiyi aynı çalma listesinde taşıyabiliyorsa, işte o zaman gerçekten çağdaştır. Ben gençlerin kalbine değen her estetik temasın, onları köksüz değil daha dengeli kılacağına inanıyorum.