Türkiye’nin sosyolojisi gereği laik kesimin demokratik bir zeminde herhangi bir dindar-laik tartışmasını kazanabilmesi oldukça zor.

Geçtiğimiz hafta 168 aydın, yazar, sanatçı, gazeteci bir “laiklik bildirisi” yayınladı. Bildiri özetle Türkiye’nin ABD destekli bir “Talibanlaşma” süreci içerisinde olduğunu, “siyasal İslamcı rejim” eliyle “laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler”in ivme kazandığını söylüyor ve en sonunda da “karanlığa teslim olmayacağını” belirtiyordu.

Sol/sosyalist görüşlü entelektüellerin yayınladığı bu bildiri aslında temel olarak Ramazan ayı nedeniyle okullarda yoğun bir şekilde gerçekleştirildiği anlaşılan dini etkinliklere bir tepkiydi.

Bilindiği üzere Türkiye’de sosyalistler dar bir camia ve toplumsal etki alanları sınırlı. Normal şartlarda böyle bir bildiri biraz gündem yaratır, sonrasında unutulur giderdi.

Ancak, öyle olmadı.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcileri bildiriyi konuşmalarında doğrudan hedef alınca bildiri tartışması büyüdü. En son Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bildiriyi yayınlayanlarla ilgili dava açtıklarını söyledi.

Bildirinin ana argümanının ve bildiride kullanılan ifadelerin doğruluğuna ve yanlışlığına girmeyeceğim. Maalesef ülke bunları tartışabilir olmaktan oldukça uzakta.

Benim dikkatimi daha çok çeken, Cumhurbaşkanı Erdoğan veya Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in normal şartlarda muhatap almayacağı sol/sosyalist çevrelerin yayınladığı böyle bir bildiriyi neden bu kadar hedef aldığı.

İşte bu noktada muhalefet adına bir tuzak olduğu görülüyor.

Türkiye’nin sosyolojisi gereği laik kesimin demokratik bir zeminde herhangi bir dindar-laik tartışmasını kazanabilmesi oldukça zor. Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de toplumun %58’i kendisini “dindar” olarak tanımladığını (Konda, 2025), %65’i ise dinin hayatında çok önemli bir yeri olduğunu söylüyor (Pew Research Center, 2025).

Böyle bir sosyolojik gerçeklik içerisinde, Ramazan ayında okullarda dini etkinliklerin yapılması laik azınlığın tepkisini çekse de dindar çoğunluk için herhangi bir sorun oluşturmayacaktır.

Tabii denilebilir ki “laik kesim toplumda azınlık diye hiçbir hakkını aramasın mı, çoğunluğun isteklerine koşulsuz boyun mu eğsin”. Elbette ki hayır. Ancak bunun olabilmesi için ülkede hukuk devleti, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi temel liberal değerlerin yerleşmiş olması gerekir. Örneğin, normal şartlarda devlet okullarında dini etkinlik düzenlenmesi zaten Anayasa’nın 2. maddesindeki “laik devlet” tanımına aykırı ama gene de düzenlenebiliyor çünkü ülkede hukuk devleti fiilen rafa kalkmış durumda.

O yüzden, stratejik davranmak en doğrusu. “Stratejik davranmak”tan ne kastediyorum? Laik kesim azınlık olarak eğitim sisteminden yaşam tarzına birçok alanda baskı görüyorsa ve kendilerini koruyacak bir hukuk devleti de yoksa, o zaman yapılması gereken öncelikle demokratik yollarla iktidarın değişimine odaklanmaktır.

Bunun için de laiklik tartışmasından uzak durulmalıdır. Nitekim dikkat ederseniz Özgür Özel ve CHP de doğrusunu yaparak bu tartışmaya pek müdahil olmamakta. Çünkü bir kutuplaşma ortamında bu, mevcut sosyoloji gereği laik kesimin kazanmasının mümkün olmadığı bir tartışmadır. İktidarın da muhalefeti bu zemine çekmek istemesinin temel sebebi budur.

Önümüzdeki iki yılda Türkiye’de demokratik yollarla bir iktidar değişikliği gerçekleşebilirse o zaman eğitim sistemi de çağdaş uygarlık ülkelerindeki uygulamalar esas alınarak yeniden düzenlenebilir. Tabii bu düzenlemelerin “çağdaş uygarlık” adı altında 2010 öncesinde olduğu gibi dindarları dışlayıcı şekilde de olmaması gerekir. Gelişmiş demokratik ülkelerdeki standartlar esas alınarak hem dindarlar hem de laikleri kapsayacak ve iki tarafın da dışlanmış hissetmeyeceği bir eğitim sistemi dizeyn etmek mümkün. Ama bunun için öncelikle toplumsal mühendislikçi zihniyetten çıkmak gerekiyor.

2010 öncesinde devlete olan hakimiyetleri ile laik kesim eğitim sisteminde dindarları dışlayıcı veya kısıtlayıcı bazı kurallar uygulayabiliyordu. 2010 sonrasında ise devlete hakim olan muhafazakârlar eğitim sistemini kafalarındaki “dindar nesil” yetiştirmenin bir aracı olarak kullanmaya başladılar. Eğitim sistemi elbette ki sadece teknik bilgi kazandırmaz; aynı zamanda belli bir değerler sistemini de yeni nesillere aşılamayı amaçlar. Ancak aşılanan bu değerler sisteminin hem evrensel değerlerle uyumlu hem de tüm toplumu kapsayıcı olması gerekir. Toplumda çoğunluk olmak azınlığı istediği gibi dönüştürme ve onu toplumsal mühendisliğe maruz bırakma hakkı vermez.

Ne var ki, bu iktidarın meseleye böyle bakmadığı oldukça açık. Bunun değişebilmesi için ise demokratik yollarla bir iktidar değişimi şart.