Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce ve özellikle de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında İçişleri Bakanlığı’nın soruşturma izni vermiş olmasını da bu operasyonlara eklemek gerekiyor.
CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar yeni soruşturma dalgaları ile sürüyor. En son Cumartesi günü Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ve çevresindeki belediye bürokratları gözaltına alındı ve bu sabah itibariyle tutuklandılar.
CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalar Eylül 2025’te en son Bayrampaşa Belediyesi’ne yönelik operasyon sonrası durmuş gibiydi ama Şubat 2026’da Bolu Belediyesi’ne yönelik yeni bir soruşturmayla tekrar başladı. Sonrasında süreç Kuşadası, Uşak, Bursa, Üsküdar, Eşme ve en son da Ataşehir ile devam etti.
Ayrıca Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce ve özellikle de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında İçişleri Bakanlığı’nın soruşturma izni vermiş olmasını da bu operasyonlara eklemek gerekiyor.
İki hafta önceki yazımda belirttiğim[i], ve şimdiye dek doğrulandığı üzere, ben İran Savaşı devam ettiği sürece bu operasyonların sürmesini muhtemel görüyorum. Çünkü içerideki bu otoriterleşme hamleleri hep dışarıda Türkiye’ye ihtiyaç doğduğu dönemlerde artıyor.
Öte yandan, bu yeni operasyon dalgası CHP’de “soruşturmaları bu şekilde durduramıyoruz, artık farklı stratejiler uygulamalıyız” hissiyatını güçlendirdi.
Mansur Yavaş İçişleri Bakanlığı’nın kendisiyle ilgili soruşturma izni vermiş olması üzerine yaptığı bir konuşmda “Hukuk askıya alındı, her gün yeni bir operasyonla uyanıyoruz. Biz bunu seyredemeyiz. Topluca bir karar almamız ve bu kararı tüm dünyaya duyurmamız gerekiyor” dedi ve Özgür Özel’le de bir görüşme yapacağını söyledi.
Özgür Özel ise MYK kararıyla parti yönetiminin milletvekilleri, Parti Meclisi üyeleri, belediye başkanları ve il başkanlarıyla bir araya gelerek ortak akılla yeni bir eylem planı ve yol haritası belirleyeceğini belirtti.
Bunun üzerine kamuoyunda CHP’nin bundan sonra nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine dair tartışmalar arttı.
En çok tartışılan strateji de “sine-i millete dönmek” oldu.
Nedir bu sine-i millete dönmek?
Türkiye siyasetinde sık sık gündeme gelen ve tartışılan sine-i millete, yani milletin gönlüne/kalbine dönmek, belli siyasi makamlardaki kişilerin bu makamlarından tek taraflı vazgeçerek siyaseti artık halk içinde yapmaları anlamına geliyor. Yani milletvekilleri, belediye başkanları vs hepsi görevlerinden istifa edecek ve siyasal sistemden çekilecekler. Ancak, sistemden çekilseler bile siyasetten çekilmeyecek ve siyaseti halk arasında sürdürmeye devam edecekler. Böylece, sorunlu ve adaletsiz işleyen sisteme daha fazla meşruluk kazandırılmayacak ve sistemi o hale getiren siyasi iktidar da zor durumda kalacak.
Çok sık dile getirilse de bu yöntem Türkiye siyasi tarihinde hiç uygulanmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık evresinde Mustafa Kemal Paşa’nın 8-9 Temmuz 1919’da ordudaki görevinden istifa etmesi bir “sine-i millete dönüş” örneği olarak sıkça sunulmakla birlikte aslında Mustafa Kemal Paşa da bu istifayı görevden alınacak olduğunu bilmesi üzerine gerçekleştirmiştir. Ayrıca, Paşa istifa ettikten sonra başta Kazım (Karabekir) Paşa olmak üzere halen orduda önemli yerlerde bulunan ordu komutanları kendisine bağlı kalmaya devam etmiştir.
Yani Atatürkçü cenahta zaman zaman romantize edilen “sine-i millete dönme” durumu Türkiye siyasi tarihinde hiç uygulanmadığı gibi aslında Mustafa Kemal Paşa’nın sine-i millete dönüşü de düşünüldüğü gibi bir “halkla iç içe siyaset yapma” durumu değildir.
Evet böyle bir strateji ilk etapta kulağa hoş geliyor. Bakıldığında gerçekten de önümüzdeki genel seçimi kaybedeceğini anladığı için yargı yoluyla CHP’ye baskı kuran otoriter bir iktidarla karşı karşıyayız. Seçim süreçleri birçok noktada muhalefetin seçim kazanmasını engelleyecek şekilde adaletsiz işliyor. Ekrem İmamoğlu’nun nasıl hukuksuzca hapse atılıp diplomasının iptal edildiği ortada.
Ancak çözüm gene de sine-i millete dönmek, yani sistemden çıkmak değil.
En başta, bugünkü koşullarda böyle bir hamlenin halkın çoğunluğunun gözünde bir meşruluğu olmaz. Halkın çoğu “evet bu sistem çok sorunlu, CHP böyle bir hamle yapmakta haklı” demez, aksine “CHP halkın kendisine seçimle emanet ettiği görevleri yerine getirmekten kaçıyor”, hatta “CHP istikrarsızlık yaratmaya ve kaos çıkarmaya çalışıyor” der. Bu ise iktidarın arayıp da bulamadığı bir fırsat olur. Başta ekonomi olmak üzere birçok alanda halk nezdindeki kredisini tüketmiş olan iktidar CHP’nin bu yanlış hamlesini sonuna kadar kullanır ve üstünlüğü tekrardan ele geçirir.
Ayrıca CHP’nin sistemden çekilmesi öyle sanıldığı derecede bir uluslararası tepki de yaratmaz. Başta birkaç devletten ve liderlerden endişe ve kınama açıklaması gelir ama durum bir süre sonra unutulur ve her devlet kendi çıkarları doğrultusunda mevcut iktidarla ilişkilerini sürdürmeye devam eder. Bunun örneklerini çok farklı ülkede gördük.
O zaman çözüm ne?
Her şeye rağmen Türkiye’de en geç iki yıl içerisinde asgari düzeyde rekabetçi bir seçim yapılacak. CHP’nin yapması gereken seçime kadar meşruluk zeminini korumak ve halk desteğini maksimize etmek.
İktidarın CHP’ye yönelik tüm anti-demokratik baskılarına rağmen seçime doğrudan bir müdahalede bulunması çok zor. Zaten tam da bu yüzden CHP’ye önden baskı uygulayarak onu kontrollü muhalefet haline getirmeye çalışıyor. Bu amaçla en güçlü cumhurbaşkanı adayını hapse atıyor, belediye başkanlarını tutuklatıyor, bazı belediyelerine kayyum atıyor vs.
Evet CHP’ye yönelik bu hukuksuz baskı insanı isyan ettiriyor. Ama CHP’nin yapması gereken sistemi terk etmez değil, bir yandan meşru zeminde olduğu kadar mücadelesini sürdürürken diğer taraftan sabırla seçim gününü beklemek. Çünkü bu yargı operasyonları halkta kısmen kanıksanmış olsa dahi bu olumlandıkları anlamına gelmiyor. İktidarın tüm bu anti-demokratik uygulamaları vatandaş tarafından not ediliyor ve hesabın kesileceği sandık günü bekleniyor.
Ve o gün geldiğinde asıl iktidar seçimi kaybetmek ile demokratik meşruluğundan vazgeçmek arasında büyük bir ikilemde kalacak.
Ve o noktada Macaristan’dakine benzer bir değişimin Türkiye’de de yaşanması hiç de düşük bir olasılık değil.