Bursa Türkiye’nin dördüncü büyük şehri olmasıyla ayrı bir önem arz etmekte. Ama tabii İstanbul’da olanları gördükten sonra Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne bir yargı operasyonu yapılması demokrasi adına endişe verici olmakla beraber maalesef ki şaşırtıcı değil.

Dün sabah saatlerinde gene CHP’li bir belediyeye yönelik yeni bir yargı soruşturmasının başlatıldığını öğrendik. Bir buçuk yıldır ardı arkası kesilmeyen soruşturmaların yeni bir halkası olarak bu defa hedef Bursa’ydı.

CHP’li belediyelere yönelik yeni yargı soruşturması bir süredir olmuyordu ancak önce Uşak sonra Bursa ile süreç tekrardan başlamış gibi gözüküyor. Tabii öncesinde de Kuşadası Belediye Başkanı tutuklanmıştı. Bu yeniden başlama durumunun İran’daki savaşın getirdiği yeni uluslararası konjonktürle de ilgisi olabilir. Çünkü siyasi iktidar içeride bu tür adımları genelde dışarıda kendisine ihtiyaç duyulduğu dönemlerde atıyor ki süreci minimum tepkiyle atlatabilsin.

Bursa Türkiye’nin dördüncü büyük şehri olmasıyla ayrı bir önem arz etmekte. Ama tabii İstanbul’da olanları gördükten sonra Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne bir yargı operasyonu yapılması demokrasi adına endişe verici olmakla beraber maalesef ki şaşırtıcı değil.

Bursa Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’le ilgili “AKP’ye geçecek” yönlü haberler uzun süredir ama istikrarlı bir şekilde çıkmaktaydı, kendisi de bu haberli ısrarlı bir şekilde reddetmekteydi. Kim bilir bu haberler belki de, Aydın’daki Özlem Çerçioğlu örneğinde gördüğümüz üzere, kendisine yönelik yapılan “geç kurtul” mesajlarıydı.

Bursa’nın diğer CHP’li büyükşehir belediyelerinden farkı, belediye meclisinde çoğunluğun CHP’de olmaması. Yani Mustafa Bozbey tutuklanırsa, ki muhtemelen maalesef öyle olacak, belediye AKP’li bir isme geçecek.

Bu soruşturmanın mutlaka vurgulanması gereken bir yönü de 31 Mart’a denk gelmesi veya getirilmesi. 31 Mart CHP’nin 1977’den beri ilk kez birinci çıktığı ve AKP’ye 23 yıllık tarihinde ilk kez yenilgi yaşattığı seçimin yıldönümü.

Bu seçimden sonra umulan iktidarın anti-demokratik uygulamalarını sınırlaması ve Türkiye siyasetine bir denge gelmesi idi. Ama maalesef tam tersi oldu, iktidar otoriter uygulamalarında vites artırdı.

Tüm bu CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalara bütünsel olarak baktığımızda görünen tablo açık. Ortada 20 küsur yıllık bir AKP iktidarı var ve bu süreçte AKP sayısız genel seçim, yerel seçim ve referandum kazandı. Ancak ne zaman ki ilk kez bir yerel seçimde kaybetti ve birinciliği CHP’ye kaptırdı, Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş şekilde bu yargı soruşturmaları başladı. Bu bir tesadüf olabilir mi?

CHP’li belediyelere yönelik sayısız soruşturma, polis baskını, gözaltı, tutuklama ve dava yaşanırken, AKP’den tutuklu tek bir belediye başkanı dahi yok. Bir ülkede tüm yolsuzlukları muhalefet partili belediye başkanlarının yaptığına, iktidar partili belediye başkanlarının ise hiçbir yolsuzluk yapmadığına inanmak mümkün mü?

Görmek isteyen için durum oldukça açık. Siyasi iktidar yargıyı kullanarak CHP’nin yerel seçimdeki başarısının bir genel seçim başarısına dönüşmesini engellemeye çalışıyor.

Ancak, sanılanın aksine CHP’li belediyeleri yolsuzluk soruşturmalarına boğarak iktidarın buradaki birincil hedefi seçmende “bakın bu CHP ne kadar yolsuz bir parti” imajı yaratmak değil. Değindiğim üzere, bir ülkede tüm yolsuzlukları CHP’li belediyelerin yaptığına ve AKP’li belediyelerin hiç yolsuzluk yapmadığına seçmenin partizan azınlık bir kesimi hariç kimse inanmaz ve güvenilir kamuoyu araştırmalarının gösterdiği üzere zaten inanmıyor da. Burada iktidarın asıl amaçladığı, CHP’nin mevcut yönetiminin geri adım atması. Yani CHP’nin iktidar hedefi taşımaktan vazgeçmesi, Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi kontrollü bir muhalefet partisi olmayı kabullenmesi ve buna göre hareket etmesi.

Bu da gösteriyor ki aslında siyasi iktidar artık adil ve rekabetçi bir seçimi kazanabileceğini düşünmüyor. Adil ve rekabetçi bir seçimi kazanabileceğini düşünen bir iktidar, kamuoyu nezdindeki meşruluğuna ciddi ölçüde zarar verecek böyle bir yola neden girsin? Belli ki kendisine başka bir çıkış yolu göremiyor.

Aslında iktidar adil ve rekabetçi bir seçimi kazanamayacağı düşüncesinde haksız da sayılmaz. Çünkü ekonomiyi bir türlü düzeltemiyor. Mehmet Şimşek göreve geleli üç yıla yaklaştı ancak resmi enflasyon verisi halen yıllık %30’un altına inmiş değil. Reel sektördeki ciddi sorunlar artarak devam ediyor. Geniş tanımlı işsizlik her ay artıyor. Şimdi İran’daki savaş enerji fiyatları üzerindeki etkisiyle ekonomiyi daha da bozacak. Merkez Bankası rezervleri şimdiden ciddi miktarda eridi. İktidar bu koşullarda adil ve rekabetçi bir seçimi kazanamayacağını düşündüğü için elindeki devlet gücünü kullanarak muhalefeti seçim kazanma hedefinden vazgeçirmeye çalışıyor.

Peki bu tavır iktidar partisinin ilk iktidara geldiği dönemden beri ağzından düşürmediği “milli irade” sözüyle ne derece uyuşuyor?

Elbette ki hiç uyuşmuyor.

Neredeyse çeyrek asırdır devleti milli irade vurgusuyla yöneten ve bu süreçte demokratik meşruluğun verdiği güçle büyük değişimler yapan AKP iktidarının milli irade ilk kez kendisinden yana olmadığında ilk yaptığı şey rakibini yargı yoluyla elimine etmeye çalışmak oluyor.

Bu da bize gösteriyor ki temel dert aslında başından beri hiç milli irade ve demokrasi olmamış. Temel dert hep iktidarmış. Milli irade ve demokrasi sadece iktidarda kalmaya yaradığı için vurgulanıyormuş, gerçekten inanıldığı için değil.