Bazen eleştirdiğimiz, bazen de mizahi yaklaştığımız bir cümle vardı: “Kartlar yeniden dağıtılıyor.” Gerçekten dünyada kartlar yeniden dağılıtıyor.

Venezuela’da Maduro ve eşini kaçırılması ABD’nin kiminle ne kadar ileri gidebileceğini test eden seçici bir güç gösterisiydi. Seçici diyorum çünkü ABD’nin gücünden ziyade bu gücü nerede ve kime karşı kullanıldığına bakmak gerekir. Çünkü bu tarz operasyonlarda, ABD’nin zayıf ve çökmüş rejimler karşısında böyle rahat hareket edebildiğini görüyoruz. Bir başka deyişle ABD, güvenliği ve istihbaratı çökmüş, toplumsal meşruiyeti zayıflamış, ekonomik olarak kırılmış bir ülkeyi hedef alarak şunu ilan ediyor: Gücümün yettiği yerde hukuk yok.”

ABD, gücünün yettiği yerde cesur; gücünün sınırlı olduğu yerde temkinlidir. Bu yeni bir durum değil, tarihin ezberi. Venezuela gibi askeri kapasitesi neredeyse sıfırlanmış, istihbarat ağı çökmüş, komuta kademesi yıllar içinde satın alınmış bir ülkede yapılan operasyonu bu kadar köpürtmek, Beyaz Saray resmi hesaplarındaki içeriklerle şova dönüştürmek de işin cabası. Ayrıca Trump’ın Meksika ve Kolombiya’ya yönelik sert söylemleri, sınır güvenliği, göç ve uyuşturucu üzerinden kurduğu tehdit dili, Latin Amerika’ya yönelik eski ama güncellenmiş bir doktrini bize hatırlatıyor: itaat eden korunur, direnen yalnız bırakılır.

Trump yönetiminin çıkar odaklı politikası aslında şurada netleşiyor: Bir yandan petrol gelirlerini ve enerji piyasalarını kontrol altında tutmak, diğer yandan Latin Amerika’ya “sınırlarınızın içi bile mutlak güvenli değil” mesajı vermek. Venezuela açısından bakıldığında ise tablo daha dramatik. Çünkü yaşanan saydığım tüm olumsuzluklarla birlikte içerde meşruiyetini kaybetmiş bir hükümet var. Son yıllarda gördük ki dış müdahaleler en çok bu meşruiyeti yitirmiş rejimlerde karşılık buluyor.

Aynı operasyonu Putin ya da Kim Jong-un gibi liderlere karşı denemeyi gerçekten isterler mi? Elbette hayır. Çünkü burada oyun başka oynanır. Bu ülkelerde hedefe 100–200 kilometre kala operasyon çoktan bitmiş olur. Güçlü ordular, yerleşik istihbarat ağları ve nükleer caydırıcılık, Hollywood senaryolarını daha senaryo aşamasında çöpe atar. Venezuela ise bunu yapamadı. Zaten yapamazdı da. Bir liderin halka seslenişi sırasında drone patlatılan bir ülkeden söz ediyoruz. Güvenlik ve istihbarat sıfır noktasındayken, bu operasyonun “başarılı” olması maalesef sürpriz değildi. Bu yüzden mesele ABD’nin ne kadar güçlü olduğu değil; kime karşı güçlü olmayı seçtiği biraz da. Dedik ya; “gücün yettiği yerde hukuk yok.” Ukrayna’nın motor teknolojisini al, kimse hesap sormaz. İran’ın nükleer fizikçisini kaçır, “ulusal güvenlik” dersin, konu kapanır. Senden büyük olmayan herkese her şeyi yapabilirsin. Senden büyük olan da sana yapabilir.

Bazen eleştirdiğimiz, bazen de mizahi yaklaştığımız bir cümle vardı: “Kartlar yeniden dağıtılıyor.” Gerçekten dünyada kartlar yeniden dağılıtıyor. Bu yüzden halklar geçmiş yüzyıldan daha rahat, daha huzurlu olmayacak gibi. Ne ekmek büyüyecek ne özgürlük. “Diktatörlükler bitecek” diye hâlâ iyimser hayaller görenlere ise gerçekten iyi uykular dilemek istiyorum.

Son olarak özetlersek Venezuela hâlâ bir paradoks. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ama aynı zamanda Latin Amerika’nın en derin insani krizlerinden birini yaşıyor. Yıllar süren ekonomik çöküş, hiperenflasyon ve kitlesel göç ülkeyi savunmasız bıraktı. ABD’nin yaptığı da tam olarak bu savunmasızlığın üzerine basmak oldu.