Türkiye’den gelen tepkiler, Maduro’ya yönelik siyasi bir sempati ya da ideolojik yakınlıktan ziyade, uluslararası hukuk düzeninin giderek seçici hale gelmesi endişesine dayanıyor.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro hakkında alınan tutuklama kararı ve sürecin fiili olarak işletilmeye başlanması, Türkiye’de yalnızca diplomatik çevrelerde değil, akademi ve hukuk dünyasında da ciddi tartışmalara yol açtı. Tepkilerin odağında ise tek bir soru var; uluslararası hukuk gerçekten evrensel mi, yoksa güç ilişkilerinin bir uzantısı mı?
Türkiye’den gelen tepkiler, Maduro’ya yönelik siyasi bir sempati ya da ideolojik yakınlıktan ziyade, uluslararası hukuk düzeninin giderek seçici hale gelmesi endişesine dayanıyor. Çünkü mesele, bir devlet başkanının şahsından çok daha öte bir anlam taşıyor. Bugün Maduro, yarın başka bir ülkenin lideri. Bu nedenle tartışma, hukukun sınırlarını değil, siyasetin hukuku ne ölçüde belirlediğini sorguluyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve benzeri mekanizmalar, teoride insanlığa karşı suçları önlemek ve cezasızlığı ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuş yapılar. Ancak pratikte bu yapıların işleyişi, küresel güç dengelerinden bağımsız değil. Türkiye’de dile getirilen en güçlü eleştirilerden biri de tam olarak bu noktada yoğunlaşıyor. Aynı mahkemelerin, yıllardır süren savaşlarda sivil kayıplardan sorumlu tutulan bazı ülke liderleri hakkında sessiz kalması, hukukun evrenselliği iddiasını zedeliyor.
Bir başka kritik başlık ise devlet başkanlarının dokunulmazlığı meselesi. Uluslararası hukuk, görevdeki devlet başkanlarına belirli bir dokunulmazlık tanıyor. Bu dokunulmazlık, kişisel bir ayrıcalık değil; devletler arası ilişkilerin ve diplomatik istikrarın teminatı olarak görülüyor. Maduro’nun tutuklanması süreci ise bu ilkenin fiilen aşındırıldığına dair kaygıları artırıyor. Türkiye’deki hukukçuların önemli bir kısmı, bu tür adımların uluslararası sistemi daha öngörülemez ve kırılgan hale getireceği görüşünde birleşiyor.
Tepkilerin bir diğer boyutu da çifte standart eleştirisi. Orta Doğu’da, Afrika’da ya da Latin Amerika’da yaşanan krizlerde uluslararası hukuk hızla devreye girerken, Batılı ülkelerin askeri operasyonları söz konusu olduğunda aynı reflekslerin gösterilmemesi, hukukun tarafsızlığına olan inancı zayıflatıyor. Türkiye’nin bu noktadaki itirazı, uzun süredir dile getirilen bir pozisyonla örtüşüyor; hukuk, güçlülerin zayıflar üzerindeki bir baskı aracına dönüşmemeli.
Maduro örneği, Türkiye açısından aynı zamanda egemenlik ilkesinin de yeniden tartışmaya açılması anlamına geliyor. Bir ülkenin iç siyasi krizleri ve insan hakları sorunları elbette görmezden gelinemez. Ancak bu sorunlara müdahalenin yöntemi, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle uyumlu olmak zorunda. Aksi halde ortaya çıkan tablo, hukuki değil siyasi bir tasfiye görüntüsü veriyor.
Bugün Türkiye’de yükselen tepki, Maduro’yu savunmaktan çok, yarın benzer bir sürecin başka ülkelere de uygulanabileceği kaygısını yansıtıyor. Uluslararası hukuk, eğer gerçekten evrensel olacaksa, güçlü-zayıf ayrımı yapmadan, herkese eşit mesafede durmalı. Aksi durumda, hukukun meşruiyeti tartışılır hale gelir ve yerini güç siyasetinin kurallarına bırakır.
Maduro’nun tutuklanması, yalnızca Venezuela’yı ilgilendiren bir gelişme değil. Bu adım, uluslararası hukuk sisteminin geleceğine dair ciddi soru işaretleri barındırıyor. Türkiye’den yükselen tepkiler de tam olarak bu nedenle önemli; hukukun siyasallaştığı bir dünyada, kimsenin güvende olmadığı gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.