Eskiden diplomasi ve uluslararası ilişkiler derslerimde öğrencilere anlatırken "doktrinler devletlerin hafızasıdır" derdim. Genellikle bu cümleyi söylediğimde sınıfta onaylama tepkileri alırdım. Oysa şimdi o cümleye bir ikinci yarı eklenmesi gerektiğini düşünüyorum: Doktrinler aynı zamanda devletlerin korkularının güncel tercümesidir. Ve galiba içinde bulunduğumuz çağın en belirgin korkusu şu: Belirsizlik ve kontrol kaybı.

Soğuk Savaş sonrası dönemde bize anlatılan o liberal düzen hikâyesi yani öngörülebilir dünya, yavaş yavaş yerini başka bir şeye bırakıyor. Bunu en iyi anlatan örneklerden biri 2003'te Irak işgalinin arifesinde Colin Powell, BM kürsüsünde elinde bir flakon tutuyordu. "Biyolojik silah" dedi. Dünya izledi. Sonradan o flakonun boş bir retorikten ibaret olduğu anlaşılsa da o an "kurallara dayalı düzen"in ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu göstermişti.

Tam da bu yüzden, 19. yüzyılın ürünü olan Monroe Doktrinini yeniden tartışıyoruz. Ama bu kez güncellenmiş, 21. Yüzyıl bir güç manifestosu olarak. Trump'ın Venezuela üzerinden dillendirdiği ve literatürde şimdiden Donroe Doctrine olarak anılmaya başlayan yaklaşım, ABD, "arka bahçe" fikrinden hiç vazgeçmediğini de gösterir nitelikte.

Neydi Monroe Doktorini?

1823 yılında Başkan James Monroe tarafından Amerikan Kongresi’ne sunulan ve daha sonra dış politika literatüründe “Monroe Doktrini“ olarak anılan metin, o dönemde Batı Yarımküre’nin jeopolitik dönüşümünde belirleyici bir rol oynamıştı (Monroe, 1823). Başlangıçta Avrupa güçlerinin Amerika kıtasındaki eski ve yeni bağımsızlaşan devletlere yönelik müdahalesini reddetmeye yönelik bir politika olarak ortaya çıkmıştı. Monroe Doktrini’nin temel söylemi üç ana ilkeyi içeriyordu:

· Avrupa’nın Batı Yarımküre’de yeni koloniler kurması veya mevcut siyasi düzeni yeniden şekillendirmesi kabul edilemez,

· ABD, kendi kıtasında dış güçlerin müdahalesini bir güvenlik tehdidi olarak görür,

· aynı zamanda ABD Avrupa içişlerine karışmayacaktır (Britannica, 2025; History State, 1823).

Kısacası 1823'te Monroe, Avrupa'ya "Batı Yarıküre'ye elini uzatma" diyordu. 2025'te aynı mantık, "uyuşturucu kaçakçısı" ve "terör örgütü" etiketleriyle Venezuela'ya yöneldi. İki yüzyıl geçse de haritadaki ok hâlâ aynı yöne işaret etmiyor mu?

Venezuela lideri Maduro'nun ABD operasyonuyla hedef alınması, klasik diplomasi literatüründe gri alan bile sayılmayacak kadar açık bir eşik ihlaliydi. Çünkü aynı anda başka bir coğrafyada benzer bir refleksi görmekteyiz. Basra Körfezi'nde bir tanker rotasını değiştiriyor; küçük bir hamle gibi görünüyor. Ama art arda gelen bu tür "küçük hamleler" birikince Hürmüz Boğazı etrafında dev bir gerilim alanı oluşuyor. Enerji fiyatları buna göre şekilleniyor, ittifaklar buna göre yeniden hesaplanıyor. Latin Amerika'da "arka bahçe", Ortadoğu'da "hayati çıkar alanı", Asya'da "denge politikası"...: Kontrol edemediğim alanı risk olarak görürüm.

Yeni dünyamızın normali; kriz ve belirsizliğin devamlı hale gelmesi. Belirsizlik arttıkça devletler daha öngörülemez değil, aksine daha sert ve müdahaleci hale geliyor. İşte sizi Don-roe Doktrini.. Krizin kalıcılaştığı dünyada güç kullanımını meşrulaştıran bir çerçeve. Bu yüzden 28 Şubat’ta başlayan savaşı da böyle yorumlamak gerekir. Bu bir savaş mı sadece? Yoksa enerji akışının kimin kontrolünde olacağını belirleyen bir doktrin mi? Ya da 1. yüzyılın uluslararası sisteminin nasıl işleyeceğine dair bir ön izleme.

Şimdi bunları niye anlattım, işte size dönüşüm… Parçalı, rekabetçi ve sürekli kriz üreten bir sistem.

Ve o dilin en baskın kelimesi artık "istikrar" değil.

Belirsizlik.