Gelin birbirimizi kandırmayalım.
Bir toplumun çöküşü bir gecede olmaz. Sessiz olur. Yavaş olur. Alışarak olur.

Hepimiz bazı şeylere alıştık. Yanlışa, haksızlığa, çürümüşlüğe… Hatta lağım kokusuna. Uzun süre aynı pisliğin içinde kalınca burun koku almaz. Bir süre sonra o ağır hava “normal” gelir. İşte asıl tehlike burada başlar: Normal sandığımız şey aslında yozlaşmanın ta kendisidir.

Birisi çıkıp “Bu normal değil” dediğinde neden önce ona kızıyoruz?
Çünkü doğru rahatsız eder. Doğru, konforu bozar. Doğru, alışkanlıklarımızı sorgulatır. Oysa insan, en çok alıştığı şeyi savunur. Yanlış bile olsa.

Biz de masum değiliz. Sustuk. “Böyle gelmiş böyle gider” dedik. Kimi zaman çıkarımıza dokunmasın istedik, kimi zaman korktuk, kimi zaman yorulduk. Sonra o suskunluğu olgunluk sandık. O kabullenişi karakter sandık.

Oysa gerçek şu:
Bir şeye alışmış olmak, onu doğru yapmaz. Leşe alışan burun, misk-i amberi ağır bulur. Eğriye alışan zihin, doğruyu tehdit sayar. Sorun doğrunun sertliği değildir; bizim eşiklerimizin düşmüş olmasıdır.

Toplumlar da insanlar gibidir. Uzun süre eğri durursa, doğrulduğunda başı döner. Ama baş dönmesi hastalık değil, iyileşmenin belirtisidir. Asıl hastalık, artık hiçbir şeyden rahatsız olmamaktır.

Çürümüşlüğü normalleştirdiğimiz gün, temizliğe düşman oluruz.
Haksızlığı kanıksadığımız gün, adaleti abartı sanırız.
Yozlaşmayı sıradanlaştırdığımız gün, dürüst insanı “fazla saf” diye küçümseriz.

Ve sonra şaşırırız: “Bu millet ne zaman bu hale geldi?” diye.

Cevap basit ama acı:
Alışa alışa.

Bu yazı bir suçlama değil. Bu bir hatırlatma.
Kendime de, size de, bu millete de.

Eğer hâlâ rahatsız oluyorsak, hâlâ umut vardır. Çünkü insan ancak içinde iyilik kaldığında sızlar. Hiç sızlamıyorsa, işte o zaman tehlike büyüktür.

Şimdi soru şu:
Alışarak küçülmeye devam mı edeceğiz?
Yoksa başımız dönse bile doğrulacak mıyız?

Tercih, her zamanki gibi, hepimizin.