Ortadoğu’yu üç ülkenin kavgası gibi okumak büyük saflık olur. Bu topraklar sıradan bir coğrafya değil; binlerce yıllık vadilerin, inançların, travmaların ve imparatorluk mezarlarının toprağıdır. Burada her savaşın arkasında bir tarih, her stratejinin arkasında bir psikoloji vardır.
Bugün sahnede görünen aktörler: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran. Ama perde arkasında iki büyük izleyici var ki aslında oyuncu: Rusya ve Çin. Ve çoğu masada hesaba katılmayan, ama tahtanın tam ortasında duran bir ülke: Türkiye.
Amerika için mesele sadece İran değil; küresel liderliğin aşınmaması. Zirveden inmeyi hiçbir imparatorluk kolay kabul etmez. Güç kaybetme korkusu, çoğu zaman en sert hamleleri doğurur. İsrail tarafında ise tarihsel travma ile “vadedilmiş topraklar” inancı iç içe geçmiştir. Sürgünlerin ve soykırımın hafızası, güvenliği varoluşsal bir meseleye dönüştürmüştür. Buna bir de seçilmişlik fikri eklendiğinde, geri adım zayıflık gibi algılanır.
İran ise yalnızca bir devlet değil; kadim bir medeniyet bilincidir. Kuşatılmışlık psikolojisiyle beslenen “direniş” anlayışı, geri çekilmeyi teslimiyet sayar. Böyle bir denklemde herkes haklıdır, herkes tehdit altındadır, herkes meşrudur. Ama bölge yanmaktadır.
Rusya için bu kriz, Batı’yı yıpratma fırsatıdır. Enerji dengeleri, Karadeniz hattı, Suriye sahası… Moskova doğrudan alevin içinde görünmeyebilir ama rüzgârın yönünü iyi hesaplar. Çin ise daha sessizdir. Onun önceliği ticaret yolları, enerji akışı ve küresel ekonomik denge. Çin savaş istemez; ama Batı’nın yıpranmasını da dikkatle izler. Kontrollü kaos, bazen stratejik kazançtır.
Ve Türkiye…
Asıl mesele burada başlıyor.
Ya Türkiye gerçekten piyon değilse?
Ya görünürde denge siyaseti yürütürken, aslında uzun vadeli bir konum alıyorsa?
Jeopolitik olarak Türkiye; enerji geçişlerinin, boğazların, NATO üyeliğinin, Rusya ile diyaloğun, İran’la temasın, İsrail’le açık kanalın kesişim noktasıdır. Altı oyuncunun da temas ettiği tek merkezdir. Böyle bir konumda olan ülke, ya ezilir ya oyunu değiştirir.
Bazen insanın aklına bir sahne geliyor: Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü filmindeki o an… Herkes bitti sandığında, beklenmeyen bir dönüş olur. Tahtada küçük görünen bir taş, oyunun kaderini değiştirir. Satrançta piyon son kareye ulaştığında vezir olur. O an, bütün denge değişir.
Peki planlar nasıl yapılıyor?
O masalarda sadece füze menzilleri mi konuşuluyor, yoksa halkların sabrı, inançların derinliği, tarihsel hafızanın ağırlığı da hesaba katılıyor mu?
Çünkü Ortadoğu satranç tahtası değildir; canlı bir fay hattıdır. Burada yapılan her hamle, sadece askeri değil sosyolojik bir sonuç doğurur. Bu topraklar Haçlıları gördü, Moğolları gördü, imparatorlukları gördü. Hepsi kendini kalıcı sandı. Hiçbiri kalıcı olmadı.
Kim yanılır, kim yanılmaz?
Göreceğiz.
Ama şunu biliyoruz:
Kendini seçilmiş görenler de yanıldı.
Kendini vazgeçilmez gören imparatorluklar da çöktü.
Kendini piyon sananlar ise bazen oyunun kaderini değiştirdi.
Belki de asıl soru şudur:
Zirvede kalmak isteyenler, vadilerin sabrını gerçekten tanıyor mu?
Tarih acele etmez.
Ama yazdığında silmez.