Bu sosyoloji, sadece siyasette değil, bürokraside, orduda, ekonomide, eğitimde, medyada ve hatta günlük hayatın alışkanlıklarında kendini gösterir.

Yetmezlikleri örtmenin en kolay ve en etkili yolu Devlet aklı efsanelerini hep diri tutmaya çalışanların ortak özelliği, kendi yetmezliklerini ve kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar olduğu o kadar açık ki.

Bu işin içinde olan herkesin çok iyi bildiği bir gerçek var aslında.
İşler sarpa sardığında, başarısızlıklar üst üste yığıştığında ya da toplumun gözünün içine baka baka büyük hatalar yapıldığında hemen ortaya çıkan o sihirli kelime
“Devlet aklı öyle gerektirdi.”

Bu cümleyle birlikte tartışma biter, eleştiri susturulur ve sorumluluk dağınık bir sis bulutunun içinde kaybolur gider.

Elbette belli güç odakları hep olmuştur.
Tarih boyunca daima var olmuşlardır. Kimi zaman bu güç odakları birbirleriyle kıyasıya çatışmış, kimi zaman da çıkarları örtüştüğü anda hızlıca koalisyonlar kurmuşlardır.

İşte tam bu güç odaklarının toplam bileşimine biz “devlet” diyoruz zaten.

Devlet, romantik bir ideal ya da kutsal bir varlık değildir.
somut çıkarların, güç ilişkilerinin ve kurumsal sürekliliğin yarattığı dinamik bir ağdır.
Bu ağın içinde yer alan aktörler bazen ideolojik görünebilir, bazen milliyetçi, bazen de tamamen pragmatik olabilir.

Ama hepsinin ortak noktası, kendi varlıklarını ve etkilerini korumak için sürekli bir mücadele içinde olmalarıdır.

Bu güç odaklarının uluslararası ilişkileri ve bölgesel güç merkezleriyle bağlantıları ise zorunludur.

Hiçbir devlet, hele hele coğrafi konumu ve tarihi birikimi olan bir ülke, bu ilişkiler ağının dışında var olamaz.
Ve bu ilişkiler ağında kimi zaman konjonktürel çıkarlar baskın gelir.
O anki şartlar, anlık fırsatlar ya da acil tehditler devreye girer ve “devlet geleneği” denilen şey bir anda esneyiverir.

Kimi zaman da tam tersine, o çıkarlar ciddi bir tehdit altına girer.
o zaman da her türlü manevra, her türlü ittifak ve her türlü söylem değişikliği meşru hale gelir.

Bunların hepsi normaldir, bunlar siyasetin ve uluslararası sistemin doğasıdır.
Ama en önemlisi, yüzyıllardır oturmuş güç ilişkilerinin yaratmış olduğu sosyolojinin kendisini her alanda his ettirmesidir.

Bu sosyoloji, sadece siyasette değil, bürokraside, orduda, ekonomide, eğitimde, medyada ve hatta günlük hayatın alışkanlıklarında kendini gösterir.

Derin bir tarihsel birikim vardır burada. İmparatorluklardan kalan refleksler, coğrafyanın dayattığı güvenlik kaygıları, merkez-çevre gerilimleri, elitlerin kendi kendini yeniden üretme mekanizmaları.

Bunlar bir gecede değişmez.
Bu sosyolojiyi yok saymak kadar, onu mutlaklaştırıp kutsal bir “devlet aklı”na dönüştürmek de aynı derecede sakıncalıdır.

İşte burada devreye “devlet aklı” denilen efsaneler girer.

Çünkü bu işin en kolay tarafı budur.
Toplum tarafından hemen satın alınabilecek, sorgulanması zor, tartışmayı kestirip atan bir stratejidir.
“Devlet aklı” dediğiniz anda iş bitmiştir. Artık “neden böyle oldu?” sorusunun yerini “devletimizin yüksek menfaatleri bunu gerektiriyordu” cümlesi alır.

Bu söylem hem yönetenlere muazzam bir koruma kalkanı sağlar hem de yönetilenlerde bir tür kadercilik ve çaresizlik duygusu yaratır.

“Bizim bilmediğimiz bir hikmet vardır mutlaka” düşüncesi, eleştiriyi baştan engeller.

Devlet aklı diye sunulan şeyin büyük kısmı, çoğu zaman o anki güç odaklarının kendi dar çıkarlarını koruma refleksinden başka bir şey değildir.

Kendi yetmezliklerini, vizyon eksikliklerini, stratejik körlüklerini örtbas etmek için kullanılan bir mazeret mekanizmasıdır.

Yüzyıllardır süren güç ilişkilerini ve sosyolojik gerçekleri kabul etmek başka şeydir

Bunları sorgulanamaz bir mit haline getirmek bambaşka bir şeydir. Birincisi gerçekçiliktir, ikincisi ise konfor arayışıdır.

Gerçek bir devlet aklı, mitlere sığınmak değildir. Mevcut güç ilişkilerini ve tarihsel sosyolojiyi soğukkanlılıkla analiz etmek, uluslararası konjonktürü doğru okumak ve bunlara rağmen ülkeyi daha ileri taşıyacak rasyonel adımlar atabilmektir.

Gerçek devlet aklı, hesap verebilirliği ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, onu güçlendirir. Çünkü güçlü bir devlet, eleştiriden korkmayan, kendi hatalarını görebilen ve gerektiğinde kendi içindeki güç odaklarını bile dizginleyebilen devlettir.

Bugün “devlet aklı” efsanesine sığınanlar aslında şunu itiraf ediyorlar.
“Kendi aklımız yetmiyor, o yüzden efsaneye sığınıyoruz.”

Bu kolaycılıktır. Toplumu da bu kolaycılığa ortak etmek ise uzun vadede çok daha büyük bir yetmezliktir.

Çünkü bir ülke, mitlerle değil, gerçeklerle yönetilir.

Gerçeklerle yüzleşebildiği ölçüde büyür ve güçlenir.

Devlet aklı efsanelerini diri tutmaya çalışanlar, aslında kendi yetersizliklerini diri tutmaya çalışıyorlar. Bunu görmek o kadar zor değil.