On yıl geçti. 15 Temmuz hâlâ içimizde taze bir yara. O geceyi yaşayanlar olarak biz biliyoruz ki, korkuya rağmen sokağa ilk çıkanlar, tanklara ilk duranlar, mikrofonu ilk eline alanlar asıl kahramanlardı.

Korkmak insani bir duygudur.
Her canlı korkar. Yeter ki korkuya teslim olmayasın.
Ben de o gece korkuyordum. Hem de çok.
Ama bir darbenin başarılı olması halinde bütün hayatımın bir işkenceye döneceğini, 12 Eylül askeri darbesini yaşayarak çok iyi öğrenmiştim.
Darbe başarılı olursa ülke bir iç savaşa sürüklenecek, milyonlarca insan acı çekecekti.
Bunu çok net görüyordum.


Akşam saat 10 civarıydı. Programım yoktu ama televizyon yöneticisini aradım. “Bu bir darbe girişimidir” dedim. “Halka duyurmak ve direnmek için programa çıkmak istiyorum.” Sağ olsun, “Abi hemen gel” dedi. Aracım yoktu. Mahalledeki yakın dostuma söyledim, onun arabasıyla 24 TV binasına gittik.

Stüdyoya girdiğimde saat 22’yi geçmişti. Oradan 16 Temmuz saat 13.00’e kadar, yaklaşık 15 saat kesintisiz yayın yaptık. Kadın-erkek, bütün arkadaşlarla omuz omuza.

Saat 23.00 itibariyle halk sokağa inmişti zaten. Tankların önüne yatanlar, köprülerde duranlar, “vur” emrine rağmen uçaklara, helikopterlere karşı koyanlar…
Gerçek direniş başlamıştı.

Şimdi, aradan on yıl geçti ve o geceyi düşündükçe içim burkuluyor.
Saat 23.00’ten önce, çeşitli nedenlerle, hesaplarla ya da korkuyla alanlara çıkmayanlar var.
Bazıları saat 24.00’ten, bazıları 01.00’den sonra sokağa çıktı. Darbenin başarısız olacağını gördükten sonra ortaya çıkan bu insanlar, sanki kendileri ilk sokağa inmişler gibi davranıyor.

Bunu bir sermayeye dönüştürüyorlar ve ne yazık ki bunda bir hayli de başarılı oldular.

Esas kahramanlar unutulmaya yüz tutarken, darbenin başarısız olacağını anladıktan sonra sokağa dökülenler bugün el üstünde tutuluyor, saygınlık kazanıyor, makam-mevki kapıyor.

Her şeyi makama, mevkiye ve paraya çevirme kabiliyetine sahip bu insanlar, zamanla söz ve karar sahibi de oldular.

Hayat ne yazık ki böyle bir şey.
O gece stüdyoda mikrofonu elime aldığımda tek düşüncem vardı.
Halka doğruyu söylemek, direnişi büyütmek. Korkuyordum ama susmak daha büyük bir korkuydu. 12 Eylül’ü görmüştüm. Darbenin gölgesinde nasıl bir zulüm yaşanacağını, özgürlüklerin nasıl yok olduğunu, insanların nasıl ezildiğini biliyordum.
O yüzden “bu bir darbe” diye haykırdım. O yüzden sabaha kadar yayın yaptık.
O yüzden dostlarımla birlikte direndik.
Ama bugün baktığımda görüyorum ki, tarihin en acı tarafı bu.
İlk saatin fedakârlığı unutuluyor.
Tehlike geçtikten sonra gelenler, zaferin sahipleri oluyor. Bazıları o geceyi bile kendine mal ediyor. Sosyal medyada, kürsülerde, makam koltuklarında “biz vardık” diye bağırıyorlar.

Halbuki o ilk saatlerde evlerinde oturup “ne olacaksa olsun” diye bekleyenlerdi çoğu.

Gerçek kahramanlar ise sessiz.
Tankların önüne yatan gençler, köprüde kurşun yiyenler, o gece yayın yapan sesler…
Onlar ne makam peşinde koştu ne de itibar.
Sadece vatanlarını, geleceklerini korumak istediler. Ama ne yazık ki bugün onlar unutuluyor, sonradan gelenler parlıyor.

On yıl geçti.
15 Temmuz hâlâ içimizde taze bir yara. O geceyi yaşayanlar olarak biz biliyoruz ki, korkuya rağmen sokağa ilk çıkanlar, tanklara ilk duranlar, mikrofonu ilk eline alanlar asıl kahramanlardı.

Geri kalanlar ise ya korkudan ya da hesapçılıktan bekledi.
Hayat gerçekten böyle bir şey.

15 Temmuz akşamı…
Korktum ama direndim.