Gazze’de bile, ne kadar acı ve kanla yüklü olsa da, silahların susması hedefi planların merkezine yerleşmiş.
Bazı gerçekler vardır ki, bir kez gözünüze ilişince bir daha unutulmaz.
Devletlerin tahkim edilerek örgütlerin silahsızlandırılması…
Bölge başkentlerinin, Avrupa ve ABD merkezli siyasetin bir parçasına dönüşmesi…
İsrail’in ya da İran’ın bu süreçleri bozma gücünün ve kabiliyetinin önceki dönemlere göre oldukça zayıflamış olması… ( Mehmet emin Ekmen bu durumu müthiş bir yazı ile dile getirdi )
En önemli fark burada.
Yıllardır aynı cümleleri tekrar edip durduk.
“Bölgesel konjonktür uygun değil.”
“Dış güçler engelliyor.”
“Vekil güçler var.”
“Süreç yine bozulur.”
Bu cümleler o kadar çok söylendi ki, neredeyse kaderimiz haline geldi.
Ama bugün o kaderin haritası değişiyor.
Ve bu değişim, sadece bir örgütün silah bırakmasıyla sınırlı değil.
Daha derin, daha geniş, daha tarihi bir dönüşümün adıdır.
Irak’ta silahlı yapıların devlet denetimine alınması konuşuluyor.
Suriye’de yıllardır ayrı bir güç gibi duran silahlı oluşumlar, merkezi yönetimin bünyesine katılmaya zorlanıyor.
Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması tartışmaları artık fısıltı olmaktan çıkıp resmi gündeme oturmuş durumda.
Gazze’de bile, ne kadar acı ve kanla yüklü olsa da, silahların susması hedefi planların merkezine yerleşmiş.
Bütün bunlar tesadüf değil.
Bir rüzgâr esiyor.
Ve o rüzgâr, devlet dışı silahlı yapıların meşruiyetini eritiyor.
Bir zamanlar “direniş”, “özerklik”, “güvenlik koridoru” diye sunulan şeyler, bugün istikrarsızlığın, yoksulluğun ve sürekli acının kaynağı olarak görülmeye başlandı.
En önemlisi ise şu:
Bu rüzgârı İsrail de, İran da eskisi gibi kolayca durduramıyor.
Çünkü ikisinin de elindeki kozlar zayıfladı.
Vekil güçler yıprandı.
Askeri kapasiteler aşındı.
Diplomatik manevra alanları daraldı.
Bir zamanlar bir telefonla, bir destekle, bir silah sevkiyatıyla süreçleri tersine çevirebilen güçler, bugün kendi sorunlarıyla boğuşuyor.
Bu, bölgesel siyasetin en büyük kırılmasıdır.
Ve bu kırılma, Türkiye’deki sürecin en güçlü dayanağıdır.
Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:
Barış, herkesin yararınadır.
Ama barışın mümkün olması için önce silahın meşruiyetinin bitmesi gerekir.
Silah bir kez meşruiyetini kaybedince, geriye sadece siyaset kalır.
Siyaset de, eğer samimi olursa, acıyı dindirir, gözyaşını kurutur, kanı durdurur.
Bugün yaşanan şey tam da budur.
Silahlı yapıların hareket alanı daralıyor.
Devletler yeniden tahkim ediliyor.
Başkentler, kendi halklarının geleceğini düşünmeye, ekonomik projeleri, bağlantı yollarını, istikrarı öncelemeye zorlanıyor.
Kalkınma Yolu deniyor, koridorlar deniyor, limanlar deniyor…
Bunların hepsi aslında aynı şeyi fısıldıyor:
Paralel silahlı yapılarla büyük projeler yürüyemez.
İstikrar olmadan ticaret olmaz.
Güven olmadan gelecek olmaz.
Geçmişte 2013-2015 sürecini hatırlayın.
O günlerde Suriye’de devlet çözülüyordu.
Silahlı yapılar genişliyordu.
Her geçen gün yeni bir fırsat doğuyor gibi görünüyordu.
Silah bırakmak, o konjonktürde “fırsat kaçırmak” gibi algılanıyordu.
Bugün ise tam tersi.
Silah tutmak, artık fırsat kaçırmak demektir.
Çünkü rüzgâr tersine döndü.
Bu dönüşüm, elbette kolay olmayacak.
On yılların birikmiş acıları, korkuları, önyargıları bir günde silinmez.
Irak’ta direnen gruplar olacak.
Suriye’de entegrasyonun derinliği tartışılacak.
Lübnan’da işler daha da karmaşık ilerleyecek.
Ama yön belli.
Ve yön belli olduğunda, direnişler de zamanla erir.
Ben bu sürecin en kıymetli yanını burada görüyorum.
İnsanların artık “terör”, “bölücülük”, “ihanet” kelimelerinin gölgesinde boğulmadan konuşabilme ihtimali…
Yıllardır kilitlenen dilin çözülmesi…
Birbirine “hain” demeden, “düşman” demeden, “öteki” demeden bakabilme ihtimali…
Bu, küçük bir adım gibi görünebilir.
Ama aslında en büyük adımdır.
Çünkü bir mesele, eğer sürekli silah ve şiddet diliyle tanımlanırsa, o meselenin çözüm yolu daha başlamadan kapanır.
İnsanlar konuşamaz, dinleyemez, yaklaşamaz hale gelir.
Güven erir, korku büyür, mesafe artar.
Şimdi o mesafe kısalmaya başladı.
Duvarlar yavaş yavaş yıkılıyor.
Ve duvar yıkıldığında geriye kalan tek şey umuttur.
Acının, gözyaşının, ölümün ve kanın olmadığı bir yarın umudu.
Bu umut, sadece Türkiye’nin umudu değildir.
Irak’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın, bütün bölge halklarının umududur.
Çünkü bu coğrafyada yaşayan herkes yeterince acı çekti.
Yeterince evlat verdi.
Yeterince gözyaşı döktü.
Artık başka bir yola girmenin zamanı geldi.
Devletlerin güçlendiği, silahların sustuğu, siyasetin konuştuğu bir yol…
İnsan onurunun, adaletin, eşitliğin ve kardeşliğin konuşulduğu bir yol…
Ben bu yolda yürümeye devam edeceğim.
Çünkü biliyorum ki, barış herkesin yararınadır.
Ve en önemli fark da tam burada yatıyor:
Artık bu yolu bozacak eski güçler, eskisi kadar güçlü değil.
İnşallah bu fırsatı kaçırmayız.
İnşallah bu rüzgârı tersine çeviremeyiz.
İnşallah kendi kıyametimizden çıkıp, barışın ışığına ulaşırız.
Saygılarımla…