Biz de birer gölge oyunuyuz belki. Bir yanımız Abidin, bir yanımız Mahmut. Perdeye kim düşerse düşsün, ışığı tutan el hep aynıdır.
Rumi Mesnevi'de bir hikâye anlatır. Bir fil karanlık bir odaya konur ve hiç fil görmemiş adamlar onu elleriyle tanımaya çalışır. Hortumu tutan onu bir boru sanır, kulağını tutan bir yelpaze, bacağını tutan bir sütun sanır. Hiçbiri yalan söylemez. Hiçbiri de hakikati bütünüyle görmez. Yavuz Turgul'un 1992 yapımı Gölge Oyunu'nu izlerken bu karanlık oda akla gelir. Film bize iki adam gösterir, Abidin ve Mahmut, ve sonunda anlarız ki bunlar belki iki adam değil, bir tek adamın karanlıkta dokunulan iki farklı yeridir.
Abidin ve Mahmut bir pavyonda gece komedyenliği yapan iki dosttur. Karagöz ile Hacivat'ın modern kılığa girmiş hali gibidirler. Biri hesapsız ve sahtekâr, öbürü sakin ve dürüst. Turgul bu ikiliyi geleneksel gölge oyunundan doğrudan devşirir ve pavyonun sisli, dumanlı, yapay ışıklı dünyasına taşır. Karagöz perdenin ardından bir ışıkla var olur, Abidin ile Mahmut da sahnenin spot ışığıyla var olurlar. Işık söndüğünde ikisi de birer gölgeye döner.
Yönetmenin kendisinin de söylediği gibi Abidin ile Mahmut aslında tek kişidir. Bu iddia arkadaşlık hikâyesini bir psikanaliz seansına dönüştürür. Abidin arzudur, dizginlenmemiş, açgözlü, doyumsuz. Mahmut vicdandır, ölçülü, sabırlı, kendini geri çeken. Freud'un id ile superego arasında kurduğu o eski gerilim burada pavyon sahnesinde iki ayrı bedene bölünmüş halde dolaşır. Bölünme öyle derin işlenmiştir ki ikisi ayrıldığında ikisi de eksilir. Abidin yeni bir ortakla sahneye çıkar ama eskisi gibi olmaz. Sırtım ona dönükken bile ne yaptığını bilirdim der. Bu bir sahne rutini övgüsü değil, eksilen bir bütünün itirafıdır.
Kumru bu denklemin içine bir bilinmez olarak girer. Sağırdır, dilsizdir, ama herkes ona konuşur. Pavyonun bütün gürültüsü, bütün yalanı, bütün ticari sözü onun sessizliğinde bir anlam bulur çünkü o duymaz, o yargılamaz, o yalnızca dinliyormuş gibi görünür. Konuşanlar dinlenmez, dinleyen konuşamaz. Kumru susar ama sessizliği bir dile dönüşür, herkesin kendi acısını yansıttığı bir ayna olur. O bir kadın değildir aslında, bir yüzeydir. Bu yüzeysellik ona kendi derinliğini kazandırır.
Pavyon filmin ahlaki coğrafyasıdır. Ne tam bir cehennemdir ne tam bir sığınak. İçinde yalan satılır ama içinde gerçek bir dostluk da yaşar. Turgul burada Yeşilçam'ın kolay ahlakından, iyiyi kötüden net çizgilerle ayıran o eski dilden uzaklaşır. Pavyonun patronu sömürücüdür ama karikatür değildir. Abidin sahtekârdır ama sevilesi kalır. Bu gri alan filmin gerçek katkısıdır. Yeşilçam sonrası Türk sineması, tam da bu filmle birlikte, insanı beyaz ile siyah arasında değil gölgenin binbir tonunda göstermeye başlar.
Filmin sonunda gelen intihar bir cezalandırma değildir. Abidin'in ölümü arzunun kendi sonuna varmasıdır. Dizginlenmemiş açlık bir gün kendi boşluğuyla yüzleşir ve o boşluk doldurulamaz. Mahmut geride kalır ama Mahmut'un da artık eksik olduğunu biliriz. İkisi bir aradayken bütündü. Biri gitmeden diğeri var olamazdı, biri gittiğinde diğeri de yarım kaldı.
Sahnenin ortasındaki sihirbaz filmin son sözünü söyler. Kim bilir. Banu muydu, Kumru mu, var mıydı, yok muydu. Bu belirsizlik bir kusur değildir. Turgul bize kesin bir cevap vermez çünkü gölge oyununda zaten kesinlik yoktur. Perdenin ardındaki elin gerçek olduğunu biliriz ama perdede gördüğümüz suretin gerçek mi hayal mi olduğunu asla bilemeyiz.
Biz de birer gölge oyunuyuz belki. Bir yanımız Abidin, bir yanımız Mahmut. Perdeye kim düşerse düşsün, ışığı tutan el hep aynıdır.