En son verileri 2026 yılı için kullandığımızda ise bulduğumuz değer 1,597 trilyon dolar yine aynı metotla 18 milyar dolar ile oranladığımızda bulduğumuz değer %1,13
1982’den 2026’ya finansal krizlerde değişmeyen güven arayışı
Başbakan Bülent Ulusu 26 Haziran 1982 tarihinde Banker Kastelli adı ile bilinen Cevher Özdenin yurtdışına kaçmasının ardından düzenlediği basın toplantısında.,
“Vatandaşlarımızın haklarının takipçisi bizzat devlet olacaktır.”
29 Eylül 2026 yılında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fon krizi ile ilgili söylediği
“Her kim milletin hakkına, hukukuna, malına, mülküne el uzatırsa karşısında bizi bulur, devleti bulur.
Sözü arasındaki nüansın ortak olduğunu anlamamak mümkün değil.
Her iki beyanın ortak paydası serbest piyasa ekonomisinin getirdiği finansal fırsatçılık modellerinin, nihayetinde Devletin sorumluluk alanında vuku bulmasının getirdiği zorunlu sahip çıkma halidir.,
Elbette burada söz konusu olayların birbiri ile benzerliği teknik olarak yoktur. Ancak oluşan benzerlik aradan geçen 44 yıla karşın gerek banker krizinin gerekse bu fon krizinin ana aktörlerinin kazançlarını katlamak arzusunda olan ülkemizin bir kısım vatandaşlarından başkası değildir.
Neden bir kısım dedim?
1982 yılında oluşan Banker Krizinde yaklaşık rakamlarda 250 bin tasarruf sahibini ve buna karşılık 150 milyarlık yani o dönemdeki kura göre 923 milyon dolarlık bir mali büyüklüğe yol açmışken yeni oluşan bu fon krizi 460 bin tasarruf sahibini buna karşılık 800 milyar liralık yani kura göre 18 milyar dolarlık bir mali büyüklüğe ulaşma ihtimalini oluşturmuştur.
1982 yılında nüfusumuz 47 milyon civarındayken 2026 yılına geldiğimizde 87 milyon nüfusu sahip bir ülke olarak her iki olaydaki etkilenen tasarruf sahibi oranımız şaşırtıcı bir biçimde birbiri ile aynı oranı gösteriyor %0,53
Daha anlaşılır bir açıklama yaparsak her iki olayda da 188 kişiden biri bu krizden nasibini almış gözükmektedir.
Peki buradan başka bir alana geçelim Devletin finansal büyüklüğünün 1982 ila 2026 yılı karşılaştırmasına
1982 yılında gayrisafi yurtiçi hasılası cari fiyatlarla yaklaşık 64,4 milyar dolardı. Bu değeri yukarda bahsettiğimiz 923 milyon dolar ile oranladığımızda Türkiye ekonomisinin yaklaşık %1,43'üne denk geliyor.
En son verileri 2026 yılı için kullandığımızda ise bulduğumuz değer 1,597 trilyon dolar yine aynı metotla 18 milyar dolar ile oranladığımızda bulduğumuz değer %1,13
Bu finansal değerlerin gösterdiği rakamlara göre şu an oluşan fon krizi banker krizi ile karşılaştırdığımızda bir miktar daha küçük olsa da neredeyse aynı değerlere sahip gözüküyor.
Daha açık bir şekilde ifade edersek etkilenen insan sayısının oransal eşitliği ve oluşan kaybın yine oldukça yakın bir benzerlik göstermesi bana başka bir konuyu düşündürüyor.
Bu İnsanlar daha riskli olmasına rağmen neye dayanarak bu yatırımları yaptı?
Olguyu daha iyi anlayabilmek için 1982 yılının kaynaklarına gittiğimde Banker Kastellinin yani Cevher Özdenin ismi önde olmasına rağmen beraber çalıştığı insanların döneminin hatırı sayılır kişileri olduğunu gördüm.
Devletin ekonomi bürokrasinden gelen ve firmanın Genel koordinatörlük görevini üstlenen Yılmaz Karakoyunlu’nun varlığı kendi konumuna uygun insanların bu firmanın çevresinde buluşması güvenin oluşmasını sağlamış ve vatandaş üzerinde ‘’Devlet’’ kelimesinin sihrinin meydana gelmesine neden olmuştur. Keza Yılmaz Karakoyunlu bu olaylardan sonraki kariyerini takip ettiğimizde 2001 yılında Bülent Ecevit’in kabinesinde Devlet Bakanlığına kadar yükseldiğini görmekteyiz.
Yine aynı şekilde İstanbul Bankasının Genel Müdürü olan Özer Uçuran Çiller kendi bankasında mevduat sertifikalarının satılmasını öncelik vererek diğer bankaların dahil olmasını ve ardından tabanda yatırımcıların oluşmasını sağlamıştır. Kendisinin 1993 yılında Başbakan olan Tansu Çillerin eşi olduğunu bilmeyen yoktur kanaatindeyim.
2026 Eylül ayında yaşanan bu fon krizinde başta adı geçen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya, Emre -Kerem Alkin kardeşler ve her gün bir şekilde Devlet kademesinde yer alan yeni isimlerin varlığı her iki olayın birbiri ile benzerlik içinde olduğunu göstermektedir
Tolumu oluşturan bireylerin içinde belli bir oranda risk alan kişilerin varlığından sayısal olarak bahsetmiştim. Ancak daha sonra verdiğim örneklerde her ne kadar risk iştahı olan bir kitle olsa da bu kitle körü körüne bir risk almamaktadır. Yani kimse gidip ‘’Devlet’’ içinde bir karşılığı olmayan ya da başka bir ifade ile üst kamusal alanda yetkinlik göstermemiş kişilerin peşine takılmamaktadır.
Elbette burada bana Titan Dolandırıcılığı ya da Çiftlikbank vakası gibi genel kitle büyüklüğünün dışında kalan finansal olgulardan bahsedenler olacaktır ancak bunlar sermaye ve katılımcı sayısı açısından bağlantısını kurduğumuz iki örneğe göre çap olarak küçüktürler.
Tekrar konuya geri dönersek kriz diye niteleyeceğimiz bir olgunun oluşması için öncelikle ekonomik bir zorluk döneminin içinde olunması ana koşuldur. Bu koşul oluştuğunda., gerek sermaye birikiminin azalması gerekse gelir kalemlerinin yetmez bir hale gelmesi finansal bir alternatif oluşmasına neden olmaktadır.
Finansal Alternatif oluşturma ve bundan büyük birikimler elde etmek isteyen kişiler toplumun diğer kısımlarını dahil etmek istediklerinde yukarda örneklerini verdiğimiz gibi kamu kademesinde kendini var etmiş kişilere ihtiyaç duyarlar bu ihtiyaç halinin tek nedeni Devlet kelimesine vatandaşlarımızın bir kutsiyet atfetmelerinden kaynaklanmaktadır.
İşte bu bakış açısından dolayı 1982 yılından bugünlere geldiğimizde aradan geçen 44 yıla rağmen vatandaşlarımızın gözünde hala aynı soru sorulmaktadır.
DEVLET neden tedbir almadı biz bu kurumlara güvenmiştik…
Ancak ben burada bu bakış açısını bir kolaycılık olarak niteliyorum. Günümüz yönetim sisteminde bireyler kendi tercihlerine göre bir yaşam sürerler. Tüm seçimleri kendi idraklerinin aldığı bir karar sonucu oluşmaktadır. Kişilerden Kurumlar oluşurken verilen bireysel kararlar toplumsal karar mekanizmaları meydana getirir.
Yasama., kanunları yapar, Yürütme., Kanunları uygular, Yargı., Hukuki uyuşmazlıkları çözer
Ve bunların tamamı İnsanların bireysel seçimlerinin sonucu olan DEVLET’ i meydana getirir.
Bu kabullenişi içselleştirdiğimizde başımıza gelen olaylarla ilgili olarak bakış açımızın yanlış yöne doğru olduğunu anlayabiliriz.
Her yönetimsel deneyimimizde ya da tercihimizde, “Biz neden sorgulamadık, neden güçlü bir ismi, makamı ya da kamuya yakınlığı güvenilir bulduk sorularını soracak şekilde kendimiz ile hesaplaşmıyorsak şu sonucu elde etmez miyiz?
Biz devlete güvendik ancak aslında biz güvenilir değildik…