NATO Türkiye için önemlidir; ancak Türkiye de NATO için vazgeçilmezdir. Yeni dönemde kurulması gereken ilişki, bu iki gerçeğin aynı anda kabul edildiği eşit ve karşılıklı bir ortaklık mimarisi olmak zorundadır...

Türkiye’nin NATO ile ilişkisi uzun yıllardır iki uç yaklaşımın gölgesinde tartışılıyor. Bir tarafta NATO’yu Türkiye’nin bütün güvenlik sorunlarının teminatı olarak gören sorgusuz bir bağlılık anlayışı, diğer tarafta ise onu bütün sorunların kaynağı sayan keskin bir karşıtlık bakışı.

Oysa devlet yönetimi, bu iki düşünsel konfor alanından daha karmaşık bir zeminde gerçekleşir.

Devletler dünyayı olmasını istedikleri biçimiyle değil, olduğu haliyle değerlendirmek zorundadır. Coğrafyayı değiştiremez, Tarihi silemez, Komşularını seçemezler.

Güvenlik politikaları da güncel açıklamalara veya ideolojik yakınlıklara göre kurulamaz. Devlet, karşısındaki güçlerin tarihsel davranışlarını, kapasitelerini ve fırsat doğduğunda ne yapabileceklerini hesaplamak zorundadır.

Türkiye’nin NATO üyeliğine de bu gerçeklik içinde bakmak gerekir.

Bugün Türkiye’de ciddi siyasal aktörlerin ana tartışması NATO’da kalmak ya da çıkmak değildir. Tartışılması gereken mesele şudur: Türkiye, NATO içinde tarihsel ağırlığına, askerî kapasitesine, coğrafi önemine ve üstlendiği risklere uygun bir karşılık görüyor mu?

Bana göre Türkiye’nin NATO meselesi bir üyelik sorunu değil, ilişkinin niteliği sorunudur.

İttifak kuramı Sevgi Üzerine kurulmaz, kurgulanmaz

Türkiye’nin NATO üyeliğini yalnızca bir Batılılaşma tercihi olarak okumak tarihsel gerçekliği eksik bırakır.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında son derece sert bir güvenlik ortamıyla karşı karşıya kalmıştı. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki talepleri, doğu sınırlarına yönelik baskılar ve Avrupa’daki güç dengesinin değişmesi Ankara’yı yeni bir güvenlik mimarisi aramaya yöneltti. Türkiye NATO’ya romantik bir ideolojik hayranlıkla değil, reel bir güvenlik ihtiyacı nedeniyle girdi.

Bugün dünya elbette 1952’nin dünyası değil. Sovyetler Birliği yok. Ancak devletler arasındaki güç mücadelesi, tarihsel rekabetler ve nüfuz alanı arayışları ortadan kalkmış değil. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş bunun en açık örneklerinden biridir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, “NATO üyesi olmayan her ülke saldırıya uğrar” gibi basit bir önerme değildir. Ancak Ukrayna örneği, uluslararası ilişkilerde güvenlik garantileri ile iyi niyet beyanları arasındaki farkı göstermiştir.

Rusya, NATO üyesi ülkelere yönelik davranışı ile ittifakın güvenlik şemsiyesi dışında kalan ülkelere yönelik davranışı arasında farklı bir maliyet hesabı yapmak zorundadır.

Devlet yönetiminde caydırıcılık tam olarak budur: Rakibinizin sizi sevmesini sağlamak değil, size yönelik bir hareketin maliyetini yükseltmek.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bu gerçekliği görmezden gelmek mümkün değildir. Rusya ile ilişkilerimiz önemlidir ancak Türk-Rus rekabeti NATO’dan çok daha eskidir. İran önemli bir komşumuzdur ancak Osmanlı-İran rekabetinin tarihi de yüzyıllarca öncesine uzanır. Ege ve Doğu Akdeniz’de yaşadığımız sorunlar da NATO tarafından üretilmiş değildir.

Bu nedenle güvenlik politikamızı oluştururken şu soruyu sormamız gerekir: NATO’nun sorunlarından kurtulmak mümkün olabilir; fakat tarihin ve coğrafyanın ürettiği sorunlardan nasıl çıkacağız?

Savunma Kapasitesi Bir Lütuf Değildir

Bölgesel krizler ve füze tehditleri ortaya çıktığında NATO savunma kapasitesinin Türkiye’de konuşlandırılması, ittifak ilişkisinin ne anlama geldiğini anlatmak açısından önemlidir. Türkiye’ye Patriot bataryalarının gönderilmesini bir yardım kampanyası veya bir müttefikin Türkiye’ye yaptığı özel bir iyilik gibi değerlendirmek doğru değildir.

Bir ittifakın üyesine yönelik füze tehdidi ortaya çıktığında ortak hava savunma kapasitesinin harekete geçirilmesi, ittifakın kuruluş mantığının doğal sonucudur.

Türkiye yıllardır NATO güvenliğine muazzam bir katkı sağlıyor. Türk askeri gerektiğinde Balkanlar’da bulunuyor, Afganistan’da sorumluluk üstleniyor, Karadeniz güvenliğinin önemli unsurlarından biri oluyor ve ittifakın güneydoğu kanadındaki en stratejik askerî kapasitelerden birini oluşturuyor.

O halde Türkiye’nin hava sahası tehdit edildiğinde ortak savunma imkânlarının harekete geçirilmesi neden olağanüstü bir lütuf olarak görülsün? İttifakın mantığı tam olarak budur: Riskin ve savunmanın adil şekilde paylaşılması.

Ancak Türkiye’nin NATO ile ilişkisindeki sorun da tam burada başlamaktadır. Çünkü Türkiye’den beklenen dayanışma ile Türkiye’nin kendi güvenlik kaygıları karşısında gördüğü refleksler arasında zaman zaman ciddi asimetriler yaşanmıştır.

Türkiye’nin NATO Hafızası

Türkiye’nin NATO üyeliği yaklaşık üç çeyrek asırlık bir tarihe sahip ve bu tarih yalnızca başarı hikâyelerinden oluşmuyor.

1964 Johnson Mektubu, Türkiye’nin güvenlik hafızasında önemli bir kırılmadır. Kıbrıs meselesinde Türkiye’ye yöneltilen baskı ve Sovyetler Birliği ile çıkabilecek bir çatışmada NATO güvencesinin sorgulanabileceğinin ima edilmesi, Ankara’da ittifak ilişkisine yönelik ciddi bir güvensizlik oluşturdu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan Amerikan silah ambargosu da bu hafızanın diğer önemli parçasıdır.

Daha yakın dönemde Suriye meselesinde yaşananlar, Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü yapıların bazı NATO müttefikleri tarafından desteklenmesi, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının her zaman aynı ciddiyetle değerlendirilmediği düşüncesini güçlendirdi.

Savunma sanayii alanında karşılaştığımız örtülü veya açık kısıtlamalar da aynı soruyu yeniden gündeme getirdi: İttifak dayanışması hangi noktaya kadar geçerlidir?

Bu olayların hiçbiri tek başına NATO’nun Türkiye açısından gereksiz olduğunu göstermez. Ancak hepsi birlikte önemli bir gerçeği ortaya koyar: Türkiye’nin NATO ile ilişkisi yeniden tanımlanmalıdır.

Sorun ittifakın varlığı değil, ittifak içindeki dayanışmanın zaman zaman tek taraflı hale gelmesidir. Türkiye’den askerî güç, coğrafi imkân, üs ve siyasi risk paylaşımı beklenirken Türkiye’nin beka kaygılarının ikincil görülmesi sürdürülebilir değildir.

Türkiye’nin NATO’daki Üç Dönemi

Türkiye’nin NATO tarihini üç ayrı dönem üzerinden okumak mümkündür.

* İlk dönem, güvenlik arayan Türkiye dönemidir: Sovyet tehdidi karşısında kurumsal bir şemsiye arayan ve bu amaçla ciddi askerî ve siyasi sorumluluklar üstlenen bir Türkiye vardı.

* İkinci dönem, yük taşıyan Türkiye dönemidir: Soğuk Savaş’ın diliyle Türkiye bir “kanat ülkesi”ydi. Sovyetler Birliği’nin güneyinde bulunuyor, Boğazları kontrol ediyor, Ortadoğu’ya açılan stratejik bir coğrafyayı tutuyor ve büyük bir askerî insan gücü barındırıyordu. Bu modelde Türkiye’nin önemi, büyük ölçüde coğrafi konumu üzerinden tanımlanıyordu.

* Bugün ise üçüncü bir döneme giriyoruz: Artık karşımızda yalnızca coğrafi konum sunan bir ülke yok. Kendi savunma sanayiini geliştiren, insansız hava araçlarından kara ve deniz platformlarına kadar üretim kapasitesi oluşturan, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar geniş bir coğrafyada diplomatik ve askerî hareket kabiliyeti bulunan bir Türkiye var.

Türkiye değişti. Asıl soru şudur: NATO içindeki yerleşik zihniyet, bu yeni aktörü aynı hızla kabul etmeye hazır mı?

İncirlik’ten NATO’ya Stratejik Özne Olmak

Daha önce İncirlik üzerine yazarken temel olarak bir sorunun peşinden gitmiştim: Türkiye, başkalarının stratejisinin uygulama alanı mı olacak, yoksa elindeki jeopolitik imkânları kendi devlet aklı doğrultusunda yöneten bir ülke mi?

NATO meselesinde de aynı soruyla karşı karşıyayız. Türkiye, ittifakın yalnızca bir sınır karakolu ve askerî kapasite sağlayıcısı mı olacak, yoksa onun güvenlik anlayışını şekillendiren asli öznelerden biri mi?

İncirlik bir jeopolitik kaldıraçtır; Türk ordusu büyük bir askerî kapasitedir, gelişen savunma sanayii ise yeni bir güç unsurudur. Karadeniz’den Ortadoğu’ya uzanan coğrafi konumu, Türkiye’yi Avrupa güvenliğinin çevresindeki bir ülke değil, doğrudan merkez ülkelerinden biri haline getirmektedir.

Bütün bu unsurlar NATO’dan kopmak için değil, ittifak içindeki ilişkiyi daha dengeli hale getirmek için masaya sürülmelidir. Türkiye’nin hedefi yalnızlaşmak değil, ittifak içinde stratejik bir özne olmaktır.

Eşitlik Ne Demektir?

NATO’da bütün ülkeler hukuken egemen ve eşit üyedir; kararlar konsensüsle alınır. Ancak hukuki eşitlik ile stratejik eşitlik her zaman aynı şey değildir. Türkiye’nin talep etmesi gereken eşitlik, masadaki diplomatik protokollerden ibaret olamaz.

Gerçek eşitlik, Türkiye’nin güvenlik tehditlerinin de diğer müttefiklerin tehditleri kadar ciddiye alınmasıdır. Bir Avrupa ülkesinin sınırındaki füze tehdidi bütün ittifakın meselesiyse, Türkiye sınırındaki terör tehdidi de aynı kararlılıkla ortak mesele olarak görülmelidir. Bir müttefikin savunma kapasitesinin güçlendirilmesi NATO’nun güvenliğine katkı sağlıyorsa, Türkiye’nin yerli savunma sanayiinin gelişmesi de bir tehdit değil, ortak kapasitenin tahkimi olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye’den dayanışma talep edenler, Türkiye dayanışma istediğinde de aynı ilkeye bağlı kalmalıdır. Gerçek ortaklık budur.

NATO’ya "Evet" Demek Yetmez

Türkiye’de uzun yıllar NATO tartışması yanlış bir ikilem üzerinden yürütüldü: “NATO’ya evet mi, hayır mı?”

Bence artık bu sığ soru Türkiye’nin stratejik ihtiyaçlarını karşılamıyor. Ben NATO’yu kusursuz olduğu için değil; Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın ve uluslararası sistemin kusursuz olmadığını bildiğim için gerekli görüyorum.

Fakat bu gereklilik, ittifak içindeki her asimetrik ilişki biçimini sineye çekmek anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü ittifaklar güçlü ortaklardan oluşur. Türkiye’nin NATO’ya vereceği en büyük katkı, başkalarının güvenlik politikalarının askeri uygulayıcısı olmak değil; kendi savunma kapasitesini geliştiren, kendi güvenlik önceliklerini tanımlayan ve ittifakın karar süreçlerinde ağırlığı bulunan bir devlet aklını egemen kılmaktır.

Yeni dönemin temel ilkesi refleksif karşıtlıklar veya pasif bağımlılıklar olamaz. Türkiye’nin ihtiyacı, tarihsel tecrübesini unutmayan, coğrafyasının gerçeklerini gören ve sahip olduğu gücü jeopolitik bir kaldıraç olarak kullanabilen rasyonel bir yaklaşımdır.

NATO Türkiye için önemlidir; ancak Türkiye de NATO için vazgeçilmezdir. Yeni dönemde kurulması gereken ilişki, bu iki gerçeğin aynı anda kabul edildiği eşit ve karşılıklı bir ortaklık mimarisi olmak zorundadır...