PKK’nın silahsızlanması ve SDG’nin entegrasyonu Kürt meselesini bitirmiyor; onu yeni bir siyasal zemine taşıyor.

PKK’nın silahsızlanması ve SDG’nin entegrasyonu Kürt meselesini bitirmiyor; onu yeni bir siyasal zemine taşıyor.

PKK’nın silah bırakma ve kendisini feshetme kararının ardından Suriye Demokratik Güçleri’nin de bağımsız askerî yapısını sona erdirerek Suriye devletine entegrasyon yoluna girmesi, Kürt meselesini yalnız Türkiye açısından değil, bölgesel ölçekte yeni bir eşiğe taşıyor.

Yaşananları yalnız “terörün sona ermesi” veya “silahlı örgütlerin tasfiyesi” olarak okumak mümkün. Ancak bu okuma, yaklaşık yüz yıldır devam eden bir meselenin yalnızca son kırk yılını ve onun da askerî boyutunu açıklayabilir.

Asıl soru bundan sonra başlayacak: Silah ortadan kalktığında Kürt meselesinden geriye ne kalacak?

Son süreç üzerine düşünen isimlerin farklı cevapları var. Bu farklılıklar yan yana getirildiğinde, önümüzdeki dönemin nasıl şekillenebileceğine dair daha büyük bir tablo ortaya çıkıyor.

Enes Atilla Pay, silahın ortadan kalkmasını Kürt siyasetinin çeşitlenmesi açısından önemli bir fırsat olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürt siyasetinin son kırk yılı düşünüldüğünde önemli bir değişime işaret ediyor. Silahlı mücadele yalnız devletin güvenlik politikalarını belirlemedi; Kürt siyasetinin kendi iç ilişkilerini de etkiledi. Örgütsel disiplin, ortak mücadele ve tekil temsil iddiası farklı Kürt siyasi eğilimlerinin görünürlüğünü sınırladı.

Oysa Kürt toplumu da diğer bütün toplumlar gibi homojen değil. Muhafazakârı, seküleri, milliyetçisi, sosyalisti, liberali; Türkiye ile aidiyet ilişkisini farklı biçimlerde kuranı, daha güçlü yerel yönetim talep edeni veya merkezi devlet içinde siyaset yapmayı tercih edeni var. Bu nedenle demokratik normalleşmenin ölçüsü Kürtlerin aynı siyasi çizgide birleşmesi olmayabilir. Tam tersine, Kürtlerin birbirlerinden farklı siyaset yapabilmeleri normalleşmenin daha güçlü göstergesi olabilir.

Hasan Cemal ise aynı dönüşüme başka bir noktadan yaklaşıyor. Ona göre PKK’nın silah bırakması Kürt siyasi hareketini zayıflatmak yerine güçlendirebilir. Çünkü Kürt siyasetine karşı yıllardır kullanılan “terör örgütünün uzantısı” suçlamasının zemini daralacaktır. Bundan sonrası ise demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve özgürlükler meselesidir.

Cengiz Çandar’ın yaptığı ayrım bu noktada daha da önem kazanıyor. Çandar, PKK’nın tasfiyesi ile Kürt sorununun çözümünün aynı şey olmadığının altını çiziyor. Silahsızlanma için oluşturulan hukuki mekanizmalar örgütün tasfiyesini düzenleyebilir; ancak eşit yurttaşlık, anadil veya yerel yönetimler gibi tartışmalar bundan sonra da varlığını sürdürecektir.

Mehmet Sabri Akgönül ise meseleyi diğerlerinden biraz farklı bir noktadan okuyor. Güçlü merkezi devlet ile Kürt kimliğinin tanınmasını birbirinin karşıtı olarak görmüyor. Suriye konusunda kullandığı yaklaşım özellikle dikkat çekici: Kürtlerin Suriye devletinin karşısında ayrı bir taraf veya devletin “ortağı” değil, eşit hak ve söz sahibi vatandaşlar olarak Suriye’nin kendisi olması gerektiğini savunuyor.

Bu dört yaklaşım aynı değil. Hatta bazı noktalarda birbirleriyle gerilim içindeler. Fakat tam da bu nedenle birlikte okunduklarında önem kazanıyorlar. Pay’ın çoğullaşması, Hasan Cemal’in demokratikleşmesi, Çandar’ın silahsızlanma ile Kürt sorununun çözümü arasında yaptığı ayrım ve Akgönül’ün eşit vatandaşlık yaklaşımı aynı tarihsel dönüşümün farklı parçalarını tarif ediyor olabilir.

Bu dönüşümü anlayabilmek için bugünden biraz geriye bakmak gerekiyor. Türkiye’de Kürt meselesinin devlet tarafından güvenlik alanına yerleştirilmesi PKK ile başlamadı. 1925 Şark Islahat Planı’ndan sonraki devlet politikaları, farklı dönemlerde farklı kavramlarla ifade edilse de Kürt kimliğini uzun süre güvenlik ve merkezi otorite problemi içinde değerlendirdi.

Daha önce bu konuda yazarken şu cümleyi kullanmıştım: “Tehdit olarak tanımlanan bir kimlik algısı, yine devletin kendisi tarafından bu çerçevenin dışına çıkarılmadıkça, olgu daima başlangıç noktasına geri dönecektir.”

Suriye’nin tarihi de farklı koşullar altında benzer bir örnek sunuyor. Arap milliyetçiliği üzerine kurulan devlet, Kürt kimliğini zamanla yönetilmesi gereken bir güvenlik meselesine dönüştürdü. 1962 nüfus sayımıyla on binlerce Kürdün vatandaşlığını kaybetmesi, Arap Kuşağı uygulamaları ve Kürt kimliğine yönelik kısıtlamalar bu yaklaşımın sonuçlarıydı.

Ancak Suriye örneğinin öğretici başka bir tarafı daha vardı. Hafız Esad yönetimi kendi Kürtlerinin siyasi ve kültürel taleplerini sınırlarken Türkiye ve Irak’taki Kürt hareketlerini dış politika aracı olarak kullanabiliyordu. İran Kürtlerinin tarihi de dış güçlerin Kürt hareketlerini bölgesel mücadelelerinde kullanması ve bunun devletlerin güvenlik söylemini yeniden beslemesi bakımından benzer örnekler barındırıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var. Devletlerin Kürt tehdidini tamamen hayali olarak ürettiğini söylemek tarihsel gerçekliği açıklamaz. PKK’nın 1984’ten itibaren yürüttüğü silahlı mücadele gerçekti; on binlerce insanın hayatını kaybettiği bir çatışmadan söz ediyoruz. Aynı şekilde Kürt siyasi hareketlerinin devlete yönelik güvensizliğini yalnızca örgütsel mobilizasyon ihtiyacına bağlamak da doğru olmaz. Türkiye’den Suriye’ye, Irak’tan İran’a kadar Kürt toplumlarının hafızasında inkâr, baskı, zorunlu göç, vatandaşlık ve kültürel hak sorunlarına ilişkin gerçek tarihsel deneyimler bulunuyor.

Dolayısıyla mesele “düşmanın icat edilmesi” kadar basit değil. Gerçek tehditler ve gerçek travmalar, zaman içinde tarafların kendi güvenlik yapılarını ve siyasi meşruiyetlerini yeniden üretmelerine imkân veren kalıcı bir güvenlik paradigmasına dönüştü.

Devlet açısından silahlı Kürt hareketinin varlığı, Kürt meselesini güvenlik alanında tutmanın güçlü gerekçelerinden biri oldu. Silahlı Kürt hareketi açısından ise devletin güvenlikçi politikaları örgütsel birlik, silahlı mücadele ve tekil temsil iddiasının gerekçelerinden birini oluşturdu. Farklı güçlere, farklı sorumluluklara ve farklı meşruiyetlere sahip iki yapı zamanla birbirlerinin güvenlik gerekçelerini yeniden üretmeye başladı.

Bugün yaşanan gelişmeleri tarihsel hale getiren tam da bu mekanizmanın zayıflama ihtimalidir. PKK silah bırakıyor. Suriye’de SDG bağımsız askerî yapısını sona erdirerek devlet kurumlarına entegre oluyor. Fakat Kürtler ortadan kalkmıyor. Kürt kimliği, talepleri ve siyasi farklılıkları yaşamaya devam ediyor.

Suriye’deki gelişme bu nedenle özellikle öğretici. Askerî entegrasyonun ardından Kürtlerin haklarının anayasal güvence altına alınması talebi devam ediyor. Başka bir ifadeyle tartışma silahlı güvenceden kurumsal güvenceye doğru hareket ediyor.

Türkiye açısından da benzer bir eşik ortaya çıkıyor. PKK’nın gerçekten ve kalıcı biçimde silahlı alandan çekildiği bir Türkiye’de devletin Kürt meselesini eski güvenlik paradigması içinde tutmasının gerekçesi önemli ölçüde zayıflayacaktır. Ama aynı değişim Kürt siyaseti açısından da geçerlidir.

Silahlı örgütün ağırlığının ortadan kalktığı bir ortamda Kürt siyasetinin kendi içindeki farklılıkları taşıması, örgütsel birlik yerine demokratik rekabet üretmesi ve siyasal meşruiyetini sürekli bir “düşman devlet” fikrine ihtiyaç duymadan kurabilmesi gerekecektir.

Belki de yeni dönemin asıl sınavı burada başlayacak. Türkiye Cumhuriyeti, silahlı PKK ile mücadele etmeyi öğrendi. Şimdi silahsız ve çoğul bir Kürt siyasetiyle yaşamayı öğrenmesi gerekecek. Kürt siyasi hareketi ise güvenlikçi bir devlet karşısında örgütlenmeyi öğrendi. Şimdi silahlı mücadele ve örgütsel disiplin olmadan, farklı Kürtlerin farklı şeyler söyleyebildiği demokratik siyaseti öğrenmek durumunda kalacak.

Bugün yapılan kamuoyu araştırmalarında toplumun büyük çoğunluğunun eşit vatandaşlık fikrini desteklerken Kürtlerin somut kültürel hakları söz konusu olduğunda desteğin belirgin biçimde azalması, güvenlik paradigmasının yalnız devlet kurumlarında değil toplumsal hafızada da yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu nedenle silahların bırakılması kendi başına barış anlamına gelmeyecek. Silah yalnızca barışın önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırabilir. Sonrasını kurumlar, siyaset ve vatandaşlık anlayışı belirleyecek.

Enes Atilla Pay’ın işaret ettiği çoğullaşma, Hasan Cemal’in vurguladığı demokrasi ve hukuk, Cengiz Çandar’ın silahsızlanmadan ayırdığı siyasi çözüm ve Mehmet Sabri Akgönül’ün mevcut devlet içinde eşit vatandaşlık yaklaşımı burada aynı sorunun farklı cevaplarına dönüşüyor.

Belki de yüz yıldır Kürt meselesinin etrafında döndüğü soru değişmek üzeredir. Uzun süre devlet açısından soru “Tehdit kim?”, Kürt siyasi hareketi açısından ise “Düşman kim?” oldu. Silahların çekildiği yeni dönemin sorusu artık başka olabilir: “Vatandaş kim?”

Eğer Türkiye ve bölgedeki diğer devletler Kürt kimliğini güvenlik kategorisinden çıkarıp eşit vatandaşlığın doğal bir parçası haline getirebilir; Kürt siyaseti de varlığını silahlı güç ve sürekli düşmanlık üzerinden değil demokratik çoğulluk üzerinden kurabilirse, bugün yaşananların anlamı yalnız PKK’nın veya SDG’nin sona ermesinden çok daha büyük olacaktır.

O zaman yüz yıllık bir mesele bitmiş olmayacak. Ama belki de ilk kez, onu yüz yıldır başlangıç noktasına geri götüren güvenlik siyasetinden vatandaşlık siyasetine geçiş başlamış olacaktır.

Editoryal Kaynak Notları

• Enes Atilla Pay — Yeni Başlangıç / Kürt Siyasetinde Birlik ve Alternatif Yol Çalıştayı, 24 Mayıs 2025.

• Hasan Cemal — Medyascope, “Türkiye Kürt sorununu neden çözemedi? Şimdi çözebilir mi?”, 5 Mayıs 2025.

• Cengiz Çandar — Medyascope, “Çözüm sürecinin bundan sonraki yol haritası”, 19 Ağustos 2026.

• Mehmet Sabri Akgönül — Türkiye Gazetesi değerlendirmesi, Ağustos 2026.

• SDG’nin feshi ve Suriye ordusuna entegrasyonu — DW Türkçe / Medyascope / Euronews, 25–26 Ağustos 2026.

• Suriye Cumhurbaşkanlığı 13 sayılı Kararname — Kürt kimliği, Kürtçe, vatandaşlık ve Nevruz düzenlemeleri, 16 Ocak 2026.