“Seçmen yalnız kimin daha milliyetçi konuştuğuna değil, kimin Türkiye'yi bu yeni dünyada daha güvenli, daha bağımsız ve daha caydırıcı tutabileceğine bakacak.”

Ukrayna Savaşı başladığında bunun Türkiye'nin iç siyasetini değiştireceğini söyleseler muhtemelen güler geçerdik. Gazze'deki yıkımın birkaç yıl sonra Ankara'daki siyasi dili etkileyeceğini söyleseler bunu fazla iddialı bulurduk. İran'a yönelik saldırıların Türkiye'de milliyetçiliği yeniden tartışmamıza neden olacağını söyleseler, dış politika ile iç siyaseti birbirine karıştırdığımızı düşünürdük. Bugün geriye baktığımda ise beni asıl şaşırtan savaşların kendisi değil, biz savaşmıyorken bu savaşların bizde bıraktığı iz.

Son birkaç aydır Türkiye'de milliyetçilik üzerine yapılan araştırmalara bakıyorum. Başlangıçtaki sorum basitti: Milliyetçilik neden hâlâ bu kadar güçlü? İlk cevaplar da bildiğimiz cevaplar oldu; PKK, Suriyeliler, düzensiz göç, kimlik siyaseti... Bunların her birinin Türkiye'deki milliyetçi refleksi beslediği dönemler oldu ve etkilerinin tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değil. Fakat rakamların içinde ilerledikçe beklemediğim bir çelişki ortaya çıktı. Türkiye'deki Suriyeli nüfusu zirve döneminin oldukça altına inerken düzensiz göçün görünürlüğü de birkaç yıl öncesine göre geriliyor, PKK'nın şehir çatışmalarıyla gündelik hayatı belirlediği dönem geride kalıyor, Kürt meselesi ise giderek daha fazla siyaset zemininde tartışılıyordu. Bütün bunlara rağmen milliyetçilik geri çekilmiyor, aksine araştırmalarda toplumun yaklaşık dörtte üçü kendisini milliyetçi ya da çok milliyetçi olarak tanımlıyordu. Daha önemlisi bu eğilim yalnız MHP veya İYİ Parti seçmeninde görülmüyor; AK Parti'den CHP ve Yeni Parti ‘ye kadar oldukça geniş bir siyasi alana yayılıyordu.

Bu durumda insan ister istemez duruyor. Milliyetçiliği beslediğini düşündüğümüz şartlar değişiyor ama milliyetçilik aynı yerde duruyorsa, acaba açıklamayı yanlış yerde mi arıyoruz?

Bu sorunun peşine düşünce Türkiye'nin dışına bakmak gerektiğini fark ettim, çünkü bizim iç politikada yaşadığımız dönüşümle aynı yıllarda dünyanın güvenlik anlayışı da kökten değişiyordu. Ukrayna'da Avrupa'nın ortasında şehirler bombalanıyor, Gazze'de uluslararası toplumun gözleri önünde büyük bir yıkım yaşanıyor, İran'a yönelik saldırılar egemen bir devletin sınırlarının dokunulmazlığı tartışmasını yeniden açıyordu. Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırırken uzun yıllar askerî güç konusunda son derece ihtiyatlı davranan Almanya yeniden silahlanmayı, Japonya ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu güvenlik anlayışını gözden geçiriyordu. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında bugün tartıştığımız ortak savunma anlaşması da aynı dünyanın ürünü; devletler artık yalnız ekonomik ortaklıkların değil, başlarına bir şey geldiğinde yanlarında kimin duracağının hesabını yapıyor.

Aslında değişimi gündelik dilimizden bile anlamak mümkün. Birkaç yıl önce doğalgazın fiyatını konuşurken bugün enerji güvenliğini konuşuyoruz; çip üretimini teknoloji şirketlerinin ticari meselesi sayarken artık hangi ülkenin hangi teknolojiyi üretebildiğini stratejik bağımsızlık meselesi olarak görüyoruz. Savunma sanayii eskiden askerlerin ve uzmanların konuştuğu bir alanken bugün seçim meydanlarında siyasi karşılığı olan bir konuya dönüşmüş durumda. İHA, SİHA, hava savunması, nükleer enerji, kritik madenler, gıda güvenliği derken aslında birbirinden bağımsız görünen bütün bu başlıkları aynı kelimenin altında toplamaya başladık: Güvenlik.

Fakat bana göre burada güvenlikten daha önemli bir kavram var:

EGEMENLİK

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra kurulan dünyanın temel vaadi karşılıklı bağımlılıktı. Bir ülkenin enerjisini başka ülkeden alması, teknolojisini başka yerde üretmesi, güvenliğini ittifaklara emanet etmesi büyük bir sorun sayılmıyordu; aksine küreselleşmenin doğal sonucu olarak görülüyordu. Bugün ise aynı bağımlılıkların kriz anında birer zayıflığa dönüşebileceğini görüyoruz. Rus gazına bağımlı Avrupa'nın Ukrayna Savaşı sonrasında yaşadıkları, yarı iletken üretiminde Tayvan'ın taşıdığı ağırlık, Kızıldeniz'deki birkaç saldırının dünya ticaretini etkilemesi bize aynı şeyi hatırlatıyor: Küreselleşme ortadan kalkmıyor ama devletler kendi kaderlerini başkalarının kararlarına bırakmanın maliyetini yeniden hesaplıyor.

Milliyetçilik tartışmasının değiştiği yer de sanırım tam burası.

Türkiye'de milliyetçilik elbette yeni değil. Bu toplumun güçlü bir milliyetçilik geleneği var ve bunu yalnız son yıllardaki savaşlarla açıklamak tarihsel olarak da anlamsız olur. Fakat bugün değişen milliyetçiliğin varlığı değil, ona yüklenen anlam olabilir. Dün daha çok "Biz kimiz?" sorusunun etrafında şekillenen milliyetçilik, bugün "Kendi kaderimizi kendimiz belirleyebilecek miyiz?" sorusuna yaklaşıyor. Kimlik kaybolmuyor ama yanına egemenlik, caydırıcılık, enerji bağımsızlığı, teknolojik kapasite ve güçlü devlet talebi ekleniyor.

Gazze bu dönüşümü anlamak açısından özellikle ilginç. Otuz yıl önce Bosna veya Afganistan söz konusu olduğunda Türkiye'deki toplumsal tepkinin önemli bir bölümünü "din kardeşliği" üzerinden okuyor, hatta bu dayanışmanın savaşa katılmaya kadar uzanan örneklerini görüyorduk. Gazze'de ise güçlü bir toplumsal tepki oluşmasına rağmen bunun Türkiye'deki siyasal sonuçları aynı ölçüde dinî kimlik üzerinden şekillenmedi. Üstelik Filistin lehine çok büyük gösterilerin Avustralya'dan Amerika'ya, İspanya'dan başka Avrupa ülkelerine kadar Müslüman çoğunluğa sahip olmayan toplumlarda da yapılması, Gazze'ye verilen desteği yalnız din kardeşliğiyle açıklamayı zaten zorlaştırıyor. Türkiye açısından dikkat çekici olan, Gazze'nin vicdani ve dinî tepkinin yanında başka bir düşünceyi de güçlendirmesi olabilir: Uluslararası sistem sizi korumuyorsa, kendinizi koruyabilecek bir devlete ihtiyacınız vardır.

İran örneği de aynı açıdan düşündürücü. Rejimden hoşlanmayan, kendi yönetimini ağır biçimde eleştiren İranlıların dışarıdan gelen saldırı karşısında "Bu bizim iç meselemiz" diyerek ülkesinin egemenliğini savunması ilk bakışta çelişkili görünebilir. Aslında değildir. İnsan kendi devletini eleştirebilir, yönetimin değişmesini isteyebilir, hatta rejimle çok ciddi sorunlar yaşayabilir; fakat dış müdahale başladığı anda siyasi kimliğin üzerine başka bir kimlik, yani ülkeye aidiyet ve egemenlik duygusu çıkabilir. Rusya-Ukrayna Savaşı da bütün tartışmalı yönlerine rağmen devlet, vatan ve egemenlik kavramlarının 21. yüzyılda önemini kaybetmediğini bize yeniden gösterdi.

Avrupa'daki siyasi dönüşümü yalnız göç üzerinden okumakta zorlanmamızın nedeni de burada yatıyor. Göç hâlâ son derece önemli bir siyasi mesele ve milliyetçi partilerin yükselişinde güçlü bir etkisi var; ancak AfD'nin Almanya'da, FPÖ'nün Avusturya'da, RN'nin Fransa'da ulaştığı oy oranlarını yalnız şehirlerdeki göçmen görünürlüğüyle açıklamak artık yeterli değil. Aynı Avrupa kamuoyunda savaş, savunma, ekonomik bağımsızlık ve enerji güvenliği de giderek yukarı çıkıyor. Yani Avrupa seçmeni de yalnız "Ülkeme kim geliyor?" diye sormuyor, "Ülkem başına bir şey geldiğinde kendisini koruyabilecek mi?" sorusunu daha fazla düşünmeye başlıyor.

Buradan Türkiye'ye döndüğümüzde önümüzdeki seçimler açısından önemli bir sonuç çıkıyor. Ekonominin seçmenin birinci derecede önemli sorunlarından biri olmaya devam edeceği açık; hayat pahalılığı varken bunun tersini söylemek gerçekçi olmaz. Ancak bundan sonra yalnız iyi bir ekonomi programına sahip olmak, geniş toplum kesimlerinin güvenini kazanmak için yeterli olmayabilir. Türkiye'nin egemenliğini, savunmasını, sınırlarını, teknolojik kapasitesini ve dış politikadaki hareket alanını nasıl koruyacağını anlatamayan bir siyasi hareket, seçmenin zihnindeki yeni güvenlik sorusuna cevap veremeyecektir. Bunun adına milliyetçilik denir veya başka bir isim verilir, sonuç değişmiyor; siyasi merkezin sözlüğüne güçlü devlet ve egemenlik kalıcı biçimde girmiş görünüyor.

Araştırmaya başlarken Türkiye'de milliyetçiliğin neden yükseldiğini anlamaya çalışıyordum. Geldiğim yerde ise soruyu biraz değiştirmek gerektiğini düşünüyorum. Milliyetçilik yükseliyor mu, yoksa savaşların yeniden normalleştiği, uluslararası hukukun sınırlarının her gün biraz daha görünür hâle geldiği ve devletlerin yeniden güç biriktirdiği bir dünyada milliyetçilik yeni bir işlev mi kazanıyor?

Bence ikincisi üzerinde daha fazla durmaya değer.

Çünkü Güvenlik Çağı milliyetçiliği doğurmadı; milliyetçilik zaten buradaydı. Güvenlik Çağı'nın yaptığı, devletin ve egemenliğin kıymetini yeniden hatırlatmak oldu. Bunun Türkiye'deki siyasi karşılığı ise kimliğe dayalı eski milliyetçilikten daha geniş bir alana yayılabilir; muhafazakârı, seküleri, sağcısı, solcusu aynı partiye oy vermese bile güçlü devlet konusunda birbirine yaklaşabilir.

Belki önümüzdeki dönemde partilerin asıl sınavı da burada olacak. Seçmen yalnız kimin daha milliyetçi konuştuğuna değil, kimin Türkiye'yi bu yeni dünyada daha güvenli, daha bağımsız ve daha caydırıcı tutabileceğine bakacak.

Çünkü dünyadaki savaşlar bize uzak olabilir ama savaşların öğrettiği soru artık Türkiye'nin içindedir:

Bu dünya böyle devam edecekse, kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek miyiz?