Yazı linç kültürüne uğradı. Geniş bir tartışma ortamı da yarattı. İkisi aynı anda oldu. Bu ülkede artık neredeyse kural bu.

Ben de bu hafta, fon krizinin sosyal bir faciaya dönüşmeden acil önlemler alınması gerektiğini yazmıştım. Meseleyi sadece borsa haberi, sadece “birkaç fonun tasfiyesi”, sadece teknik bir likidite sıkışıklığı olarak görmenin yanlış olduğunu düşünüyordum. Çünkü ortada yüz binlerce insanın birikimi var. Evlenecek gencin çeyizi, emeklinin son güvencesi, ailenin ev bütçesi var. Devlet böyle bir tabloda “piyasa kuralları böyleydi, riski bilerek girdiler” deyip kenara çekilemez. Devletin görevi tam da burada başlar.

Ersin Çelik, Yeni Şafak’taki yazısında aynı damardan gitti ama bir adım daha attı. Krizin mali boyutunu anlatmakla yetinmedi. Toplumun, özellikle de gençlerin bu krizin siyasal sonuçlarına verebileceği tepkiyi yazdı. Hesap sorulmazsa, mağduriyet giderilmezse, denetimin neden yapılmadığı sorusu havada kalırsa, “ucu kimselere dokunmaz” algısı yerleşirse halkın politikaya inancının ağır hasar alacağını söyledi. Yeni nesli kimsenin ikna edemeyeceğini yazdı. Kaygısının zirve noktasını da açıkça koydu: Biriken güvensizlik, Ukrayna’da olduğu gibi, siyasetin dışından gelen bir ismin ülkenin başına geçmesinin önünü açabilir.

Yazı linç kültürüne uğradı. Geniş bir tartışma ortamı da yarattı. İkisi aynı anda oldu. Bu ülkede artık neredeyse kural bu.

Son derece haklı bir yazı ve uyarı olmasına rağmen, anlaşılmadan ağır bir eleştiriye tabi tutuldu. Cümleler cımbızlandı. “Erdoğan’a parmak sallıyor” dendi. Uyarı, ihanet gibi okundu. Meram ortadayken niyet soruşturması açıldı. Ersin Çelik’in sonradan söylediği gibi, yazının cımbızlanacağını tahmin etmek zor değildi. Çünkü bu dönemde her şey siyah ve beyaz algılanıyor. Eleştiri ve uyarı, bir kesim için otomatik olarak karşıtlık demek. Karşıtlık görünce de insafsızca yargılamaya başlıyorlar.

Ne yazık ki her zaman olan şey Ersin Çelik’in de başına geldi.

Oysa yazının omurgası iktidarı yıkmak değil, iktidarı uyarmaktı. Türkiye’nin etrafı yangın yeriyken, dış politikada, diplomaside, savunma sanayiinde tarihi adımlar atılırken içeride birilerinin iktidara yakın durarak ya da yakın görünerek halkın birikimine çökmesi halinde bunun hesabının ikna edici biçimde sorulması gerektiğini söylüyordu. Mağduriyetlerin giderilmesini, piyasalara çeki düzen verilmesini, makamların emanet edildiği isimlerin gözden geçirilmesini istiyordu. Bunu yapmazsak büyük bir siyasi kırılma olur diyordu. Bu, düşmanlık değil. Bu, evin içinden gelen bir alarm.

Fon krizinin kendisi de “sadece ekonomi” değil. Tera, Pusula ve bağlı portföy şirketleri üzerinden büyüyen, sığ hisselerde şişirilen, astronomik getirilerle cazibe haline getirilen, sonra ödeme taleplerini karşılayamayan bir yapı patladı. Yüz binlerce yatırımcı, trilyonlarca liralık varlık, yirmi milyar doları aştığı söylenen bir risk. SPK tasfiye sürecini başlattı, soruşturma açıldı, gözaltılar ve tutuklamalar oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da New York’ta “sorumluluğu olan kim varsa hukuk önünde hesap sorulacak” dedi. Bu söz önemli. Ama toplumun beklediği şey sözün tekrar edilmesi değil, sözün görünür hale gelmesi. İnsanlar en azından kimler tarafından soyulduklarını bilmek istiyor. Birkaç ismi açıklayıp kamuoyunu rahatlatmak yetmez. Sorumlulukların ortaya çıkarılması ve mağduriyetlerin giderilmesi gerekir. Mağdurlar paralarını alabilecek mi? Bu soruya tatmin edici ve net yanıt verilmezse soruşturma “sonuç verdi” sayılmaz.

Benim asıl kaygım da buradan başlıyor. Kriz finansal olarak yönetilebilir belki. Sistemik risk yok denilebilir, sınırlı sayıda fondur denilebilir. Bunlar teknik cümleler. Sosyal sonuç teknik cümleyle kapanmaz. Çünkü güven bir kez kırılınca rakamla tamir edilmez. Hele gençlerde.

Gençler bu ülkede her şeyi ekrandan okuyor. Resmi açıklamayı da okuyor, sokağın lafını da, linç cümlesini de, “hepsi aynı” sözünü de. Birikimini kaybeden arkadaşının hikâyesini de görüyor. “Enflasyon düşecek” vaadini yıllardır dinleyen, yüksek faizle belini doğrultmaya çalışan, ekonomik sıkıntısını “her yerde savaş var” diye kendi kendine bastıran bir toplumun sabrı sonsuz değil. Ersin Çelik’in dediği gibi, bu halk bir noktadan sonra küserse o küskünlük çok ağır bir yaptırım olur.

İşte yazının linç edilmesinin asıl tehlikesi de bu. Uyarıyı susturursanız kriz durmaz. Sadece konuşulma biçimi çürür. Haklı bir tespit, “içeriden vuruş” diye yaftalanırsa bundan sonra kimse içeriden konuşmaz. Herkes ya susar ya da taraftar gibi konuşur. Siyah-beyaz dönemlerin en büyük kaybı budur: Doğruyu söyleyen adamı kaybedersiniz, sonra da “neden kimse uyarmadı” dersiniz.

Ersin Çelik gençleri özellikle işaret ettiğinde abartmıyordu. Yeni neslin hayatı okuma biçimini, olaylardan çıkardığı sonucu kestiremeyenler bütün dünyada bedel ödüyor. Bu, gençlerin suyuna gitmek meselesi değil. Onları ciddiye almak meselesi. Fon krizinde yanan para yalnızca hesap bakiyesi değil. “Sistem beni korur” inancı da yanıyor. O inanç gençte bir kez biterse yerine kolay kolay yenisi konmaz. Ya küskünlük kalır ya da siyasetin dışından gelen, “ben bunlardan değilim” diyen bir figüre kapı açılır. Ukrayna örneği bu yüzden rahatsız etti. Rahatsız etmesi de normal. Ama rahatsızlık, örneğin yanlış olduğu anlamına gelmez. Tarihte öfke bazen sandıktan, bazen de sandığın dışından yol bulur.

Şimdi yapılması gereken şey belli. Yazarı linç etmek değil, uyarıyı işitmek.

Bir: Bu kriz siyasi değil demek, siyaseti bilmemektir. Paranın kaybolduğu yerde güven de kaybolur. Güven kaybolan yerde siyaset durmaz.

İki: Vurgunun arkasında olduğu söylenen isimler kim? Hangi makamlardalar, hâlâ o makamlarda mı? Bu soruların havada bırakılması, “korunanlar var” şüphesini büyütür.

Üç: Denetim neden zamanında yapılmadı? Getiriler hayatın doğal akışına aykırı biçimde şişerken kimler gördü, kimler görmezden geldi, kimler gir-çık bilgisiyle çıktı?

Dört: Mağduriyet giderilecek mi? Tasfiye uzadıkça, belirsizlik arttıkça sosyal öfke birikir. Hız ve şeffaflık burada lütuf değil, zorunluluk.

Beş: Kamuoyu doğru bilgilendirilecek mi? Çünkü “ucu kimselere dokunmaz” algısı bir kez yerleşirse, ondan sonra atılacak her adım geç kalmış görünür.

Ben bu yüzden Ersin Çelik’in yazısını savunuyorum. Beğenilebilir, tartışılabilir, cümlesi sert bulunur. Ama meramı yanlış yerden okunamaz. O yazı iktidara düşmanlık değil, toplumun kırılma eşiğine dair bir uyarıdır. Ben de aynı eşiği gördüğüm için bu hafta “sosyal facia olmadan tedbir alın” demiştim. İki metin birbirini tamamlıyor. Biri krizin toplumsal maliyetini, diğeri o maliyetin siyasal sonucunu anlatıyor.

Linç kültürü ise her zaman olduğu gibi işini yaptı. Anlamadan yargıladı. Uyarıyı karşıtlık sandı. Her şeyi dost-düşman hattına çekti. Bu dönemde haklı bir uyarının nasibini alması şaşırtıcı değil. Ama kabul edilebilir de değil.

Çünkü asıl tehlike Ersin Çelik’in bir yazısının hedef haline gelmesi değil. Asıl tehlike, böyle yazıların artık yazılamaz hale gelmesi. İçeriden gelen aklı selimin susması. Fon krizinin üzerine örtü çekildiğinde toplumun “yine bildiğimiz film” demesi. Gençlerin siyasetle bağının kopması. Ve bir gün, kimsenin beklemediği bir yerden, biriken öfkenin sandığı ya da sistemi zorlaması.

Bu yüzden tekrar edeyim: Fon krizi sosyal bir faciaya dönüşmeden acil önlem alınmalıdır. Hesap sorulmalıdır. Mağduriyet giderilmelidir. Uyarılar düşmanlık gibi değil, vakitlice söylenmiş söz gibi okunmalıdır.

Ersin Çelik haklıydı. Yazısı linç edildi diye haklı olmaktan çıkmadı. Siyah-beyaz çağında gri görünen tek şey bazen gerçeğin ta kendisidir.