Et yemek, onlar için lüks olmuştur. Haftada bir, belki on beş günde bir, belki daha seyrek. Kıyma bile hesaplanır. Tavuk daha hesaplıdır, o da her zaman alınmaz. Sofrada et görmek, artık “bayram” gibi bir şeydir.

Siz emeklilerin nasıl yaşadığını biliyor musunuz?

Bilir misiniz, bir dede ya da nine, torununa birkaç lira harçlık veremeyeceği için, daha çocuk uyanmadan evden çıkmak zorunda kalır? Sabahın en karanlık saatinde, henüz sokaklar tam uyanmamışken, kapıyı usulca çekip çıkar. Çünkü o çocuğun gözünün içine bakıp “bugün de yok” demek, her seferinde yüreğinden bir parça daha koparıyor. Geri döndüğünde torun okula gitmiş, soru sormamış olur. Ya da sormuşsa da “deden yine erken çıkmış” diye geçiştirilir. Bu erken çıkışlar artık alışkanlık haline gelmiştir. Torun büyüdükçe, dede de erken kalkmayı öğrenir. Bir süre sonra kimse fark etmez. Çünkü emekli, kendi yokluğunu da ayarlamayı öğrenmiştir.

Bilir misiniz, artık tek sosyal faaliyetleri bir meydanda, bir parkın kenarında ya da bir caddenin kenarındaki bankta saatlerce oturup sessizce günü geçirmek midir? Konuşmazlar. Çoğu zaman yanındaki bankta oturan başka bir emekliyle de konuşmazlar. Çünkü konuşacak yeni bir şey kalmamıştır. Hepsi aynı derttedir: kira, fatura, ilaç, market. Birbirlerinin derdini zaten bilirler. O yüzden bakışırlar, başlarını sallarlar, bazen bir sigara uzatılır, bazen de hiç. Saatler geçer. Akşam olur, yine evlerine dönerler. Bu banklar, artık onların “meydanı” olmuştur. Eskiden kahveye, derneğe, komşuya giden adamlar, şimdi bu banklarda vakit öldürür. Vakit öldürmek değil aslında; vakit, onları öldürür.

Bir halk ekmek büfesinin önünde, bir lira daha ucuz olduğu için kuyruğa giren emeklileri gördünüz mü? Sabahın erken saatinde, ellerinde poşet, sıra beklerler. Bazıları komşu bakkala uğramadan önce buraya gelir. Çünkü o bir lira, günün sonunda ekmekle peynir arasında tercih yapmayı engelleyebilir. Kuyruk uzundur. Kimse acele etmez. Çünkü acele edecekleri başka bir yer de yoktur. Ekmeği alırlar, poşeti dikkatle bağlarlar, yavaş adımlarla uzaklaşırlar. O bir lira için bekledikleri süreyi, belki de hayatlarının en uzun bekleyişlerinden biri sayarlar. Çünkü geri kalan her şey zaten bekleyiştir.

Misafirliğe gitmek ve misafir kabul etmek, onlar için artık mazide kalan bir durumdur. Eskiden “gelin çay içelim” denirdi. Şimdi çay bile düşünülmez. Çünkü gelen olursa ikram etmek gerekir. İkram etmek, masraf demektir. Masraf ise, ertesi günün ekmeğinden, ilacından ya da fatura ödemesinden kesilmek demektir. O yüzden “rahatsız etmeyelim” derler. “Biz de gelmeyelim” derler. Kapılar yavaş yavaş kapanır. Telefonlar daha az çalar. Bir süre sonra kimse aramaz. Emekli de aramaz. Çünkü arayacak olursa “nasılsınız” sorusuna “idare ediyoruz” demek zorunda kalır. İdare etmek, her seferinde biraz daha küçülmek demektir.

Üstlerine başlarına giyecek bir şeyler almayı unuttukları bir ihtiyaç haline gelmiştir. Pantolonun dizi yırtılır, ceketin dirseği aşınır, ayakkabının tabanı incelir. Yeni almak akıllarına bile gelmez. Çünkü “önce gıda, sonra ilaç, sonra fatura” sıralaması vardır. Giysi, bu sıralamada yer bulamaz. Bir gün birisi “üstünüz başınız eskiymiş” dese, “idare ediyoruz” derler yine. İdare etmek, artık onların en çok kullandıkları kelimedir. Yeni bir gömlek, yeni bir ayakkabı, onlar için lüks değil, unutulmuş bir ihtiyaçtır. Unutulduğu için de acı vermez. Sadece yokluğuna alışılır.

Şanslı olanlar, bölgelerinde bir emekli lokali varsa, orada ucuz çay içme imkânı bulurlar. Bir bardak çay, belki bir simit. Oturup gazete okurlar, televizyon izlerler, bazen de hiç konuşmadan otururlar. Bu lokal, onlar için son “sosyal” mekân olmuştur. Dışarıda bir kahve içmek, artık hesaplanamaz bir harcamadır. O yüzden şanslı sayılanlar, bu ucuz çayı içerken bile “iyi ki var” derler. Diğerleri ise bankta oturmaya devam eder. Çay bile içemeden.

Et yemek, onlar için lüks olmuştur. Haftada bir, belki on beş günde bir, belki daha seyrek. Kıyma bile hesaplanır. Tavuk daha hesaplıdır, o da her zaman alınmaz. Sofrada et görmek, artık “bayram” gibi bir şeydir. Bayramda bile bazen yapılmaz. Çünkü bayram ikramiyesi bile yetmez. “Et yedik” demek, komşuya söylenecek bir haber haline gelmiştir. Çünkü herkes bilir ki, et yemek artık sıradan bir şey değildir. Sıradan olan, mercimek, bulgur, makarna ve ekmektir. Et, hatırlanan bir şeydir.

Milyonlarca emekli insanımızın hayat hikâyelerini yazmanın artık mümkün olmadığını mı yazayım? Evet, mümkün değil. Çünkü her birinin hikâyesi birbirine benziyor. Aynı erken çıkışlar, aynı banklar, aynı ekmek kuyrukları, aynı kapanan kapılar, aynı eski kıyafetler, aynı ucuz çaylar, aynı etsiz sofralar. Farklı isimler, farklı mahalleler, farklı şehirler. Ama aynı daralma. Aynı küçülme. Aynı “idare ediyoruz” cümlesi. Bu hikâyeleri tek tek yazmaya kalksanız, kalem dayanmaz. Kalp dayanmaz. Çünkü her cümlede bir insanın onuru, bir ailenin sıcaklığı, bir torunun sevinci eksiliyor. Eksildikçe de anlatmak zorlaşıyor.

Hiçbir kalp bu dramları yazmaya dayanamaz. Dayanamaz çünkü bu dramlar bitmiyor. Her ay, her zam döneminde, her enflasyon açıklamasında yeniden yazılıyor. Maaş artıyor gibi görünüyor, ama pazardaki fiyatlar daha hızlı artıyor. Kira daha hızlı artıyor. İlaç daha hızlı artıyor. Elektrik, doğalgaz, su daha hızlı artıyor. Emekli, her seferinde biraz daha geriye düşüyor. Biraz daha sessizleşiyor. Biraz daha erken çıkıyor evden. Biraz daha uzun oturuyor bankta. Biraz daha az konuşuyor. Biraz daha az yiyor. Biraz daha az giyiniyor. Biraz daha az bekliyor.

Bu yazıyı yazarken ben de dayanamıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu satırlar sadece kelimeler değil. Bunlar, sabahın karanlığında kapıyı usulca çeken birinin ayak sesleri. Bunlar, meydan bankında saatlerce oturan birinin sessizliği. Bunlar, ekmek kuyruğunda bekleyen birinin poşeti. Bunlar, misafir kabul etmeyen bir evin kapısı. Bunlar, eskiyen bir ceketin dirseği. Bunlar, ucuz çayın buharı. Bunlar, etsiz bir sofranın boşluğu.

Ve biliyorum ki, milyonlarcası var. Her biri, kendi küçük dramını yaşıyor. Her biri, “idare ediyoruz” diyerek günü bitiriyor. Her biri, ertesi sabah yine erken kalkacak. Çünkü torun uyanmadan çıkmak, bazen daha az acı veriyor. Çünkü bankta oturmak, konuşmaktan daha az yoruyor. Çünkü ekmek kuyruğu, marketten daha hesaplı. Çünkü kapıyı kapatmak, ikram edememekten daha kolay. Çünkü eski kıyafet, yeni alamamaktan daha az utandırıyor. Çünkü ucuz çay, hiç çay içmemekten daha iyi. Çünkü etsiz sofra, hiç sofra kurmamaktan daha az acı.

Bunları yazmak zor. Okumak da zor. Ama bilmek daha zor. Çünkü bilmek, görmek demek. Görmek ise, o sabahın karanlığında çıkan adamı, o bankta oturan kadını, o kuyrukta bekleyen elleri, o kapanan kapıları, o eskiyen kıyafetleri, o ucuz çayları ve o etsiz sofraları sürekli hatırlamak demek.

Evet, hiçbir kalp bu dramları yazmaya dayanamaz. Ama yazılmazsa da unutulur. Unutulursa da, o erken çıkanlar, o bankta oturanlar, o kuyrukta bekleyenler, o kapıları kapatanlar, o kıyafetlerini eskitmek zorunda kalanlar, o ucuz çayla idare edenler ve o etsiz sofralarda oturanlar, daha da sessizleşir.

O yüzden yazıyorum. Dayanamadığım halde. Çünkü dayanamamak da, bir tür hatırlamak. Hatırlamak da, bir tür direnmek.