Ezcümle; Kendimizistan’da, Yesevâr’ın eşiğinde hatırlatıldığı üzere; Emaneti getiren güvenilirdir; taşıyan sadıktır, teslim eden hikmet ehlidir.

Murat Usta..

taşçılığı ve duvarcılığı ata mesleği olarak devralmış koca bir ustadır.

Doğup büyüdüğü köyün erkekleri kuşaklar boyu büyük kentlerde taşçılık ve duvarcılık yapmıştır.

Babası da dedesi de duvar ustasıdır.

Kendini bildi bileli hayatının merkezinde "taş" vardır.

Çocukluğunun ilk hatıraları, yegâne oyuncakları hep taşlar olmuştur.

Taş ustalığı onun için sıradan bir iş ya da ekmek parası değil; aşka, tutkuya ve ibadete dönüşmüş bir varoluş biçimidir.

Bütün ömrünü bu mesleğe vakfeder; öyle ki iki kez evlenir fakat yürütemez.

İkinci eşi dahi "Sen taşını ve işini benden daha çok seviyorsun" diyerek onu terk eder.

Murat Usta altmışına geldiğinde artık taşçıların piri sayılır.

Yollar, kemerler, köprüler, kamu binaları inşa etmiştir.

Büyük mimarlar ve mühendisler en zorlu, en ustalık isteyen işlerini hep ona emanet eder.

Yanına onlarca çırak alır, onları yetiştirir, usta yapar.

Ancak mesleğine öylesine titiz, öylesine kusursuz bir ruh vermiştir ki yetiştirdiği ustalar dahi hep onun gerisinde kalır.

Çevredekiler her zaman "Nerede Murat Usta’nın ördüğü taş, nerede şimdikiler..." diye hayranlıkla anarlar.

Zaman acımasızca geçer.

Murat Usta iyice yaşlanır, elden ayaktan düşer, çalışamaz hale gelir.

Kimsesi yoktur; fakat yetiştirdiği çırakları, eski kalfaları ve meslektaşları onu yalnız bırakmaz, hastalandığında başında nöbet tutarlar.

Doktorlar onun için "Artık umut yok, bir-iki günlük ömrü kaldı" derler.

Fakat günler geçer, Murat Usta bir türlü son nefesini verip huzura kavuşamaz.

Yatağında sürekli çırpınmakta, kollarını havaya kaldırıp sanki şantiyede iskele üstündeymiş gibi durmaksızın sayıklamaktadır:

— Taş getir!.. Tuğla ver!.. Harç koy!.. Taş getir!.. Tuğla ver!..

Üç gün, beş gün, on beş gün geçer; Murat Usta dinlenmeksizin aynı telaşla ve hırsla sayıklamayı sürdürür. Yanındakiler çaresizce fısıldaşır:

— Bir türlü can veremiyor, ölemiyor zavallı...

O sırada uzaktan, Murat Usta’nın vaktiyle yetiştirdiği, elini öpüp duasını aldığı genç ustalardan biri çıkagelir.

Koca ustanın derisi kemiklerine yapışmış, şişkin damarlarla ve yara bere izleriyle dolu o nasırlı ellerini öper. Ustanın sayıklamalarını bir süre gözyaşlarıyla izler ve yanındakilere döner:

— Böyle sayıkladıkça hiç ölemez... der.

Genç usta yerinden doğrulur.

Gözleri yaş içinde yatağa yaklaşır ve hâlâ "Taş getir, tuğla ver, harç koy!.." diye çırpınan ihtiyar ustanın kulağına doğru eğilerek tüm şantiyeyi inleten o kadim sesle bağırır:

— Usta, koca Murat Ustaaa, paydoooos!..

Murat Usta’nın sesi soluğu kesilir. Artık paydos etmiştir; bir daha hiç işbaşı yapmamak, bir daha hiç yorulmamak üzere...

Whatsapp Image 2026 10 11 At 11.15.51

**

Aziz Nesin’in Adamı Zorla Deli Ederler kitabındaki o sarsıcı hikâyesidir bu…

Ne derin, ne sarsıcı ve bir o kadar da hakiki bir veda...

Murat Usta yatağında sayıklarken aslında harcı değil, belki de terk edemediği benliğini taşıyordu.

Oysa hakiki hürriyet; ölüm döşeğindeki mecburiyetle değil, henüz ayaktayken, nefesin tazeyken o yükü yere bırakıp "ölmeden önce ölmekte" saklıdır.

İnsan çoğu zaman hayatı sadece bir koşuşturmaca, inşa edilen duvarlar, yetiştirilen işler ve taşınan sorumluluklar zanneder.

Bütün bir ömür; zihnin, vazifenin ve gayretin şantiyesinde harç karmakla geçer.

Murat Usta gibi içteki o nöbetçi hiç durmaz:

“Taş getir!.. Tuğla ver!.. Harç koy!..”

İnsan yıprandıkça daha çok koşar; dert büyüdükçe yükü sırtında hafif sanar.

Kendini vazgeçilmez, kurduğu iskeleleri baki sanar.

Oysa en acı hakikat şudur ki;

“insan başkalarına, vazifelere ve yetiştirilecek işlere koşarken en çok kendine geç kalır.”

Ve şunu bilmelidir ki;

O taşlar biz olmasak da örülür…

Bu duvarlar biz olmasak da yükselir…

Dünya biz gelmeden önce de dönüyordu, biz çekilip gittiğimizde de çarkını çevirmeye devam edecek.

Herkesin başında durup kulağına "Usta paydos!" diye haykıracak bir çırağı ya da ustası olmayabilir.

Bu nedenle insanın bizzat kendisine dönüp, o sahte vazgeçilmezlik zırhını çıkararak "Paydos!" diyebilmesi gerekir…

Maddeye paydos...

Hırslara paydos...

Makamlara, siyasete paydos...

Görünme telaşına paydos...

Alkışa, biriktirmeye paydos...

İnsan bir eksikliktir.

Eksildiği yerden tamamlanır.

Lakin fazlası zehirdir.

Heybe dolar sanırız.

Taşla ağırlaşırız.

Oysa yürüyüş eklemek değil.

Fazlalığı dökmektir.

Yükü bırakmaktır.

Çoğalmak zehirdir.

Sessizlik şahittir.

Kendimizistan’ın hatırlattığı gibi: İnsanı kalabalıkların alkışı değil, sessizliğin şahitliği kurtarır.

Adı bilinmeden yaşayan, izi silinmeden gidenlerin yoludur bu.

Alkışa koşan her nefes, sırtındaki taşın ağırlığını ikiye katlar.

Artık tezgâhı toplama vaktidir.

Aletleri duvara asma vaktidir.

Ve bir daha hiç yorulmamak üzere kendi içine, o ebedî dinginliğe çekilme vaktidir.

Ezcümle; Kendimizistan’da, Yesevâr’ın eşiğinde hatırlatıldığı üzere; Emaneti getiren güvenilirdir; taşıyan sadıktır, teslim eden hikmet ehlidir.

Cenâb-ı Hak hepimize hayatın sahte yüklerini vaktinde yere bırakabilmeyi, "ben yoksam her şey yarım kalır" vehminden arınmayı; koca Murat Usta gibi günü geldiğinde emaneti Sahibine yüz akıyla ve huzurla teslim edebilmeyi nasip eylesin.