Henüz 6 yaşındaydı Bahe.
Babası öldü. Annesi başka biriyle evlendi ve Suriye’ye gitti.
Annesi onu Mardin’de bir manastırın avlusuna bırakırken, küçük kulağına tek bir cümle fısıldadı:
“Bekle… Seni almaya geleceğim.”

O gün o kapı kapandı.
Ve Bahe, tam 70 yıl boyunca o kapıdan gözünü hiç ayırmadı.

Saçlarına karlar yağdı, yüzündeki çizgiler derinleşti ama o kapıya koşma heyecanı hiç dinmedi. Manastırın zili her çaldığında, yüreği ağzında avluya koştu. “Annem geldi” dedi… Gelen başkasıydı. Omuzları düştü, geri döndü ama umudu dönmedi.

Tam 70 sene… Bir ömür; bir kapı eşiğinde, bir sözün gölgesinde geçti.

Sonunda Bahe öldü… Annesi gelmedi. Ama o, son nefesine kadar o kapıya bakmaktan vazgeçmedi. İşte bu yüzden o topraklarda derler ki:
“Umut ne diye sorulursa, adı Bahe’dir.”

Ve Bugün… Bizim Bahe’lerimiz

Bugün bu hikâyeyi neden mi anlattık?

Bahe “özel” bir çocuktu; dünyası bizden farklı, kalbi bizden genişti.

Bahe sadece annesini beklemedi; belki gelişimine katkı sağlayacak bir eli de bekledi…

Ama o el gelmedi. Belki gelseydi, yetmiş yılın bekleyişi başka türlü yazılırdı.

Bugün Türkiye’de rehabilitasyon merkezlerinde “umut”la bekleyen binlerce Bahe var.

Özel eğitim kurumları çocukları korumaya, sarmalamaya çalışıyor. Ama “kapı” her çaldığında (imkânlar, ödenekler, destek mekanizmaları), beklenen destek gelmiyor. Gelen; artan maliyetler, kapanan sınıflar ve tükenen sabırlar oluyor.

Biliyoruz: Bahe’nin umudu toprağa düştü ama bu çocukların umudu hâlâ ayakta.
Umut Bahe’ydi… Peki ya çare kim?

Zordur…

Zordur özel eğitim dünyasında olmak; kimi zaman bir çocuğun öğretmeni, kimi zaman annesi-babası, kimi zaman da onun sessiz dili olmak…

Zordur özel eğitim çalışanı olmak; gölgede kalmış bir kahramanlık yazmaktır. Bir harf, bir adım, bir kaşık için aylarca sabır tüketip küçücük bir ilerlemede dünyaları fethetmiş gibi sevinmektir. Kolundaki morluğu, yüreğindeki sızıyı “o bilerek yapmadı” diyerek şefkatle sarmak; kendi derdini kapının dışında bırakıp başkasının umuduna nefes olmaktır. Çünkü o sınıfta sadece öğretmen değil; konuşamayanın dili, yürüyemeyenin dizi, tutamayanın eli olmak zorundasın.

Zordur özel gereksinimli bir çocuğun ebeveyni olmak; ömür boyu sürecek bir nöbeti gözünü bile kırpmadan tutmaktır. Her gece yastığa başını koyduğunda uyumak değil, aynı soruyla ürpermektir:

“Bana bir şey olursa ona kim bakar?”

Akranlarını parkta koşarken izleyip içindeki “keşke”yi sessizce yutkunmak; bakışlara karşı evladına etten kemikten bir kalkan olmaktır. Kendi hayallerinden vazgeçip onun küçücük dünyasını imar etmeye adanmaktır.

Zordur özel gereksinimli bir çocuk olmak… Kendi bedeninin içinde anahtarı kaybolmuş bir hazine sandığı gibi beklemektir. Kelimeler boğazında düğümlüyken gözlerinle koca bir cihanı anlatmaya çalışıp anlaşılamamaktır. Gürültünün fırtına, sessizliğin çığlık olduğu bir dünyada; görünmez bir etiketle, camdan bir duvarın ardından hayata bakmaktır. En ağırı da annenin gözündeki yorgun hüznü görüp onu silememektir.

Zordur…
Ama herkes seni “eksik” sanırken, sen Yaradan’ın kalbe baktığı o en saf, en tam halinle bu dünyanın kirlenmişliğine sessizce şahitlik edersin.

İnancımızda yük değil, emanettir; bereketin anahtarıdır.

Bizim inancımızda insanın değeri ne görünüşünde ne de gücündedir; değer, göğüs kafesinin içindeki cevherdedir. Çünkü Allah surete değil, kalbe bakar.

Bunun en büyük dersini Mekke’nin zorlu günlerinde aldık. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İslam’ı anlatırken gözleri görmeyen ama gönlü gören Abdullah İbn Ümmü Mektum yanına geldi. Efendimiz o an yüzünü çevirdiğinde ilahi ikaz indi: “Yanına ama geldi diye yüzünü ekşitti… Ne bilirsin, belki o arınacaktı?”

Bu ayet, özel gereksinimli bir insanın onurunun; güçten, protokolden ve bilançodan üstün olduğunu tescilledi. Efendimiz bu uyarıyı baş tacı etti; toplumun “zor” gördüğünü onurlandırdı, sorumluluk verdi, merkeze aldı.

İşte bu yüzden o özel çocuklar omuzlarımızda bir yük değil, rızkımızın anahtarıdır. Onlara hizmet etmek bir lütuf değil, Allah’ın verdiği rızkın şükrüdür. Emanete sahip çıkmak; sadece başını okşamakla değil, eğitimini, öğretmenini ve imkânını sağlamakla olur. Çünkü emanet yere düşerse, yüzümüz de yere düşer.

Tarih şahittir ki…

Tarih şahittir ki Türk milleti engellisine, düşkününe, garibine Batı’nın karanlık çağlarında yaptığı gibi “lanetli” diye bakmadı; “şeytan işi” deyip tecrit etmedi. Bizim töremizde, bizim inancımızda o canlar “yük” değil, baş tacıydı.

Türk milleti ne yaptı?

Bozkırın o çetin şartlarında bile “güçsüzdür” deyip evladını kurda kuşa yem etmedi… Obalarımızda acizi korumak beyin namusuydu; bir kişi düşerse bütün boy onu kaldırdı…

Selçuklu ne yaptı?

Avrupa’da akıl hastaları yakılırken, zindanlara atılırken; ecdadımız Kayseri’de Gevher Nesibe’yi kurdu… Zincire vurmadı; su sesiyle, kuş sesiyle, ney nefesiyle tedavi etti…

“Bu bir candır, şifası bizdedir” dedi…

Osmanlı ne yaptı?

Sokakta süründürmedi… Vakıf medeniyeti kurdu; en güzel binaları onlara tahsis etti… Sadaka taşları koydu; veren el alan eli görmedi, kimse mahcup edilmedi…

Ve bugün… Zordur o mirası omuzlamak

İşte tarihin o asil mirasını bugün özel eğitim kurumları devraldı. Bugün o bayrağı taşıyan, o çocuklara “ikinci yuva” olan özel eğitim neferlerinin hali nicedir?

Zordur bugün o mirası yaşatmak…

Sadece bir kurum işletmek, sabah kapıyı açıp bir tabela asmak değildir bu; ecdadın “emanet” bildiğine, modern çağın “maliyet” dediği yerde siper olmaktır. Herkesin kaçtığı yerde dimdik durmaktır.

Bir çocuğun tek bir kelimesi için aylarca iğneyle kuyu kazmaktır…

“Devletin verdiği yetmiyor” denildiğinde “Olsun, bu çocuk bize Allah’ın emanetidir” deyip kendi rızkından kesmektir. Akşam olup kapıyı kapattığında cüzdan muhasebesi değil, vicdan muhasebesi yapmaktır.

Cam kırıkları üzerinde çıplak ayakla yürümek gibidir; faturaların, artan mazotun, kiranın ateşi tabanlarını yakarken, karşıdaki umut bekleyen anneye “her şey yolunda” tebessümü takınmaktır. Masaya konan şey bir dosya değil, bir evladın geleceğidir; o terazi hiçbir bilançoya sığmaz.

Ve hülasa: Zordur bu gemiyi yürütmek…

Mevlana’nın dediği gibi beden bir testidir, ruh ise içindeki ab-ı hayattır; testi kırık da olsa suyun değeri eksilmez. Bugün bu kutsal emaneti omuzlayanlar ateşten gömlek giymiştir; mesele artık o testideki su dökülmesin diye verilen bir var olma mücadelesidir.

Karar vericilerin “rakam” sandığı tabloların ardındaki yangın bacayı sarmıştır. Devletin verdiği kaşık kadar destek, her gün artan maliyet kepçesiyle geri alınmaktadır. Kiralar, enerji giderleri, yemek, kâğıt, kalem… Yakan sadece enflasyon değil, hayatın ta kendisidir. Asgari ücret artarken, o ücreti ödeyecek kurumun nefesi kesilmektedir.

Bir de servis meselesi vardır… Tekerlekli sandalyeye mahkûm bir çocuk için servis sadece bir araç değil; dünyaya açılan tek penceredir. Mazotun ateşiyle bu yük artık taşınamaz hale gelmiş; kurum sahibi her sabah aynı ikilemle uyanır: “Kontağı çevirmezsem çocuk evde kalacak, çevirirsem ocağım sönecek.” Duran tekerlek değil, kanayan vicdandır.

Ve bu yangında yalnızca tekerlekler değil, gönül bağları da kopmaktadır. Aylarını bir bakış, bir kelime için feda eden öğretmenler, ücretler hayatın gerisinde kaldıkça sektörden kopmaktadır. Giden sadece bir personel değildir; her gidişle bir çocuğun ördüğü güven duvarı yıkılmakta, aylar süren emek boşa düşmektedir.

Ve bu feryat artık tek tek kurumların değil, sahayı temsil eden yapıların da ortak sesidir.
Geçtiğimiz günlerde Özel Eğitim Konfederasyonu Genel Başkanı Yunus Kılıç, yaşanan bu tükenişi doğrudan Cumhurbaşkanı’na hitap ederek dile getirdi ve şöyle dedi:
“Artık bu yükü taşıyamıyoruz, bu yükün altında kaldık.”

Bu söz, bir serzenişten ibaret değildir. Bu; kapanan sınıfların, eksilen öğretmenlerin, servisi çalıştıramayan kurumların ve kapıda bekleyen çocukların ortak haykırışıdır. Bugün özel eğitim sahasında yaşanan sıkıntı, kişisel bir yakınma değil; örgütlü bir çığlık, görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir vicdan çağrısıdır. Eğer bu ses duyulmazsa, kapanan her kurumla birlikte bir çocuk daha hayattan biraz kopacak; bir umut daha kapı önünde kalacaktır.

O “Sağır Komşu” siz olmayın!

Hz. Mevlana asırlar ötesinden uyarıyor: Niyetiniz “hizmet” olsa da sahadaki yangını gerçekten “duymadan” yazdığınız reçete şifa değil, tuzdur. Şunu teslim edelim; bu ülkede son yıllarda özel gereksinimli bireyler adına önemli adımlar atıldı, büyük emekler verildi, iyi niyetli ve kıymetli düzenlemeler yapıldı. Bu çabalar inkâr edilemez ve takdiri hak eder.

Ancak merkezler “Tükeniyoruz, nefes alamıyoruz” derken; masa başı iyimserliği ve sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen yönetmeliklerde ısrar etmek, Mesnevide anlatılan o hikâyedeki sağır komşunun gafletine düşmektir. Yapılan güzel işler, yaşanan yangını duymaya engel olmamalıdır. Kulağınızı kurgulara değil, sahanın feryadına verin. Çünkü mesele dosyalardaki rakamlar değil; kapıda kalan on binlerce çocuğun istikbalidir.

Çözüm ve Son Söz: Emanet Yere Düşmeden…

Kolaydır aslında karar vericiler için bu düğümü çözmek. Bir kalem oynatmak kadar yakındır çare; soğuk rakamların ardındaki sıcak nefesleri, çarpan kalpleri görebilmektir. Yıllardır kanayan bir yarayı tek bir satırla dindirebilmek, bir annenin ömür boyu sırtında taşıdığı yükü devletin şefkatli omzuyla hafifletebilmektir. Meseleyi maliyet cetvelinden çıkarıp vicdan terazisine koymaktır. Çünkü devlet baba olmanın şanı; kasayı değil, o kasaya emanet edilen canı öncelemektir.

Unutulmamalıdır ki toplumların medeniyet seviyesi, yüksek binalarla değil; en savunmasız bireylerine nasıl davrandıklarıyla ölçülür. Bugün bu emaneti omuzlayan özel eğitim kurumları, tarihlerinin en ağır ekonomik kuşatması altındadır. Bu kurumların “kapanıyoruz” feryadı, sıradan bir ticari iflas değildir: Bir kapının kapanması; bir çocuğun hayata tutunduğu son dalın kırılması demektir.

Bahe’yi hatırlayın… Yetmiş yıl “Annem gelecek” diye bekledi; gözü kapıda, umudu koynunda gitti. Bugün binlerce özel evladımız da tıpkı Bahe gibi, devletin şefkatli elinin uzanmasını bekliyor. Bu çocukları kapı eşiklerinde bekleyen yeni Bahe’lere dönüştürmeyelim. Bahe’nin annesi gelmedi; ama devlet baba bu çocukları sahipsiz bırakmamalıdır.

Hz. Ömer, “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa hesabı benden sorulur” derken; şehirlerin ortasında eğitim hakkını kaybetmek üzere olan çocukların vebali hepimizin omzundadır. Bu ateşten gömleği yalnızca kurumların sırtına bırakmak, emanete hıyanettir. Artık sağır komşu olmayı bırakıp, iniltinin kaynağına kulak verme vaktidir.

Ez cümle:
Emanet yere düşerse, mesele sadece ekonomi değildir; medeniyet düşer.