Sayın Rahmi Koç, servetiniz olabilir. Ülkenin en zengin insanı olabilirsiniz. Bu ülkenin yönetenleriyle, yönetmeye aday olanlarıyla yıllarca içli dışlı olmuş, kapıları her daim açık bir figür haline gelmişsiniz.

Hatta bazıları sizi “kararnameler prensi” diye anıyor; çünkü kararlar, torunlar, holdingler, devletle iş ilişkileri.
Hepsi bir arada, yıllarca süren bir güç ve nüfuz hikâyesi. Ama haddinizi bilmeniz gerekiyor.

Milyonlarca Kürt kadınının onurunu bir fıkra malzemesi yaparak aşağılayamazsınız.

Hiçbir kadını aşağılayamazsınız. Onların utancını, mahremiyetini, acısını, kimliğini ucuz bir espriye dönüştüremezsiniz.

İçinizde biriken, yıllarca saklı tuttuğunuz o Kürt nefretini kadınları hedef alarak kustuğunuzda, işte o zaman “yazıklar olsun” diyoruz size ve tüm o zihniyete.

İzmir Amerikan Hastanesi’nin açılışında, protokolün ortasında, Binali Yıldırım’ın da bulunduğu bir ortamda anlattığınız o “espri” ile ilgili.

Doktorun Kürt kadına “perdenin arkasına geçip soyunun” dediği, kadının da “Önce sen soyun doktor bey” diye cevap verdiği o ucuz fıkra.

Hasta mahremiyeti bağlamında anlatıldığını söylüyorsunuz belki, ama o fıkra Kürt kadınını cinsellik üzerinden, utangaçlık üzerinden, “naiflik” üzerinden damgalıyor.

Bu, mizah değil. Bu, stereotip.
Bu, aşağılamadır.

Rahmi Koç, siz 95 yaşındasınız. Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin kurucusunun oğlusunuz.
Servetiniz, bağlantılarınız, yılların getirdiği saygınlık.
Bunlar size bir imtiyaz veriyor gibi görünüyor. Ama imtiyaz, sorumsuzluk demek değildir.

Tam tersine, sizin gibi kamuoyunun tanıdığı, genç nesillere örnek olması beklenen bir isimden daha fazla dikkat, daha fazla hassasiyet beklenir.

Çünkü söylediğiniz her kelime, anlattığınız her fıkra sadece bir salonu değil, milyonları etkiliyor.

Özellikle de o milyonlarca Kürt kadını ve onların onurunu.

Milyonlarca Kürt kadını… Onlar sadece “Kürt kadınları” değil. Analar, eşler, kız kardeşler, öğretmenler, doktorlar, işçiler, ev hanımları. Dağlarda, şehirlerde, köylerde, metropollerde mücadele eden, çocuklarını büyüten, ekmek peşinde koşan, baskıya rağmen dimdik duran kadınlar.

Onların hayatı zaten yeterince zor.
Kimlikleri nedeniyle ötekileştirilmek, dilleri, kültürleri, gelenekleri nedeniyle yargılanmak.

Üstüne bir de Türkiye’nin en zengin insanlarından birinin ağzından cinsel mahremiyetleriyle dalga geçilmek

Bu kabul edilemez.
Hiçbir kadın, etnik kökeni üzerinden fıkra konusu yapılmamalı. Hiçbir kadın, “utangaç Kürt kadını” klişesiyle etiketlenmemeli.

Çünkü bu klişe, aslında derin bir önyargıyı besliyor
“Kürtler geri, kapalı, modernleşememiş, cinsellik konusunda tuhaf…” Bu önyargı, sadece mizah değil, yıllardır süren ayrımcılığın, inkâr politikasının, asimilasyon çabalarının bir yansıması.

Siz belki “sadece fıkra” diyorsunuz, ama o fıkra tam da bu zehirli zihniyetin bir parçası.

“İçinizde biriken ve saklı tuttuğunuz Kürt nefretini kadınları aşağılayarak kusamazsınız.”

Bu cümle, birçok insanın hissettiği öfkeyi özetliyor. Çünkü bu tür espriler tesadüf değil.

Türkiye’de belirli kesimlerde Kürt kimliği hâlâ bir “sorun” olarak görülüyor.
Hâlâ kadınları üzerinden vurulmaya çalışılıyor.

Siz gibi elit, seküler, İstanbul merkezli bir iş insanı için belki “masum” bir salon esprisi, ama o salonun dışında milyonlarca insan için bir darbe daha.

Yazıklar olsun bu zihniyete.
Yazıklar olsun, servetini ve gücünü bu kadar pervasızca kullananlara.

Çünkü servet, size kadınların onurunu hiçe sayma hakkı vermiyor. Nüfuz, size etnik grupları aşağılama lisansı vermiyor.

Yaşınız, size her şeyi söyleme özgürlüğü vermiyor.

Aksine, yaşınız size olgunluk, sağduyu ve empati getirmeliydi.

Hiçbir fıkrada, hiçbir “mizah”ta istismar edilemez.

Özellikle de etnik kimlikle birleştirildiğinde.
Kürt kadınları tarih boyunca hem cinsiyet hem de etnik köken ayrımcılığının çifte yükünü taşıdı.
Zorla evlilikler, namus cinayetleri, göç, yoksulluk, dil yasağı dönemleri, çatışma bölgelerinde yaşanan travmalar.

Bunların hepsi yetmiyormuş gibi, bir de Türkiye’nin en güçlü isimlerinden birinin fıkrasında “soyunun” diye dalga geçilmek.

Bu olay, sadece Rahmi Koç meselesi değil. Bu, Türkiye’de hâlâ yaşayan derin bir yaradır.

Irkçılık, cinsiyetçilik ve sınıf kibrinin kesiştiği bir nokta.

Zengin, güçlü, Türk kökenli bir erkek, Kürt kadının mahremiyetini fıkra yapıyor.

Bu tablo, tesadüf değildir. Bu tablo, sistematik bir sorunun yansımasıdır.

Haddinizi bilin demek, “susun” demek değildir. Haddinizi bilin demek, “gücünüzün sınırlarını bilin” demektir.


Türkiye’de herkes eşit doğar, ama ne yazık ki eşit muamele görmez.

Siz o eşitsizliğin en tepesinde duranlardan birisiniz. O yüzden sesiniz daha çok çıkıyor, o yüzden sözünüz daha çok tartılıyor. O yüzden de eleştirisi daha sert oluyor.


Eğer bu ülkede barış istiyorsak, eğer bu ülkede kardeşlik istiyorsak, önce bu tür ucuz esprilerden, stereotiplerden, önyargılardan vazgeçmek zorundayız.

Kürt kadınını, Arap kadınını, Laz kadınını, Çerkez kadınını… Hiçbir kadını “fıkra malzemesi” yapmamak zorundayız.


Mizah özgür olmalı ama başkalarının acısını, onurunu hiçe sayan mizah, mizah değildir; şiddettir.

Bay Rahmi Koç, servetiniz, holdingleriniz, bağlantılarınız.
Bunların hepsi bir gün bitebilir.
Ama onurlar kırılsa da kolay kolay onarılmaz.

Milyonlarca Kürt kadınının kalbinde açtığınız o yarayı, bir özürle bile tamir edemezsiniz belki.

Ama en azından denemelisiniz. En azından “kötü bir espriydi, amacım kimseyi incitmek değildi” diyebilmelisiniz.

Çünkü susmak, o nefretin devam ettiğini düşündürüyor.

Yazıklar olsun size ve bu zihniyete.
Yazıklar olsun, kadın onurunu fıkra konusu yapanlara.
Yazıklar olsun, servetini kalkan yapanlara.


Yazıklar olsun, haddini bilmeyenlere.

Milyonlarca Kürt kadını ve tüm onurlu kadınlar adına söylüyorum.

Haddinizi bilin.
Bu, bir çağrıdır. Empatiye, saygıya, eşitliğe, insanlığa bir çağrı. Çünkü bir ülkede kadınlar aşağılanıyorsa, o ülkede kimse gerçekten özgür değildir.

Özellikle de Kürt kadınları aşağılanıyorsa.

O zaman o ülke hâlâ yaralıdır, hâlâ adaletsizdir.

Haddimizi hepimiz bilelim. Ama en çok da gücü elinde tutanlar bilsin.