Fon fonu almış, fiyat şişmiş, getiri kâğıt üzerinde uçmuş, yeni insan girmiş. Para içeri aktıkça sistem yürümüş. Para çıkmak isteyince yürüyememiş. Satılacak alıcı bulunamayınca temerrüt denilen şey kapıyı çalmış. Ödeme yapılamamış. Fon kilitlenmiş. İnsan kilitlenmiş.

Kendimden biliyorum. Hayatın her zorluğunu yaşamış, görmüş, kendini güçlü biri olarak tarif eden ben bile an geldi kapkaranlık bir dünyaya adım atacak duruma geldim. Bu cümleyi kolay yazmıyorum. Çünkü insan güçlü olduğunu sandığı yerde yıkılmaz sanıyor. Oysa umudun tükenmesi ve hiçbir çarenin kalmadığı duygusu en güçlü insanı bile yere serer. Çıkışsız bir tünele doğru itekler. Işık ararsınız, ses ararsınız, bir kapı ararsınız. Yoktur. O yokluk, paradan daha ağırdır.

Şimdi aynı duyguyu tek tek değil, yüz binlerce insan aynı anda yaşıyor. Son borsadaki fon dolandırıcılığında, tasfiyeye alınan fonlarda 500 binden fazla insan var. Kimisi 353 bin diyor, kimisi 511 bin, kimisi 550 bin, daha geniş sayınca 900 bine dayanan hesaplar da çıkıyor. Sayı tartışılır. Acı tartışılmaz. Bu insanlar umutsuzluk girdabına girmeden evvel devlet acil olarak adım atmalı ve umut ışığını göstermelidir. Sözle değil. Takvimle, hesapla, yüzle.

Her şeylerini, yılların birikimini kaybeden insan en çaresiz ve en savunmasız insandır. Bunu kitaptan bilmiyorum. İçimden biliyorum. Birikim sadece rakam değildir. O para evdir, çocuğun okuludur, hastalığın ilacıdır, emekliliğin dayanağıdır, “en kötü günde bir yerim var” duygusudur. O duygu gidince insan evinde otursa bile evsiz kalır. Etrafında insanlar olsa bile yalnız kalır. Devlet bunu görmeli. Görmezse bu iş finansal bir düzeltme olarak kalmaz. Sosyal bir yıkıma döner.

Kriz Eylül’ün ortasında patladı. Pusula, Tera, Hedef, Atlas, A1, Pardus, Bulls… Yedi portföy şirketine bağlı 131 fon işleme kapatıldı, tasfiyeye alındı. İçeride kalan para haberlere göre 800–900 milyar lira civarı. Dolar hesabıyla 17–18 milyar. Borsa bir günde sert düştü, devre kesiciler çalıştı, insanlar ekranda eriyen rakamlara bakıp nefesini tuttu. Sonra açıklandı: bazı fonlar sığ hisselerde, yani işlem görmeyen, derinliği olmayan kâğıtlarda devasa pozisyon biriktirmiş. Fon fonu almış, fiyat şişmiş, getiri kâğıt üzerinde uçmuş, yeni insan girmiş. Para içeri aktıkça sistem yürümüş. Para çıkmak isteyince yürüyememiş. Satılacak alıcı bulunamayınca temerrüt denilen şey kapıyı çalmış. Ödeme yapılamamış. Fon kilitlenmiş. İnsan kilitlenmiş.​

Buna kriz demek yetmez. Birileri bunu “piyasa riski” diye geçiştirmek isteyecek. “Borsaya girenin kaybetmeyi göze alması gerekir” diyecek. Doğrudur, borsa risklidir. Ama burada anlatılan şey sıradan bir hisse düşüşü değil. Anlatılan şey, küçük yatırımcının göremediği bir düzenin içinde, şişirilmiş fiyatlarla birikimini teslim etmesidir. Dışarıdan bakınca fon güvenli durur. “Uzman yönetiyor” dersiniz. “Ben hisse seçmiyorum, fon alıyorum” dersiniz. Aradaki katman sizi rahatlatır. O katman aynı zamanda sizi kör eder. Siz o sığ hisseyi o fiyattan kendi adınıza almazdınız belki. Fon aldı. Sizin paranızla aldı. Şimdi o kâğıdı o fiyattan kimse almıyor. Kâğıt üzerinde gördüğünüz servet, çekmediğiniz sürece belki hiç olmamış gibi duruyor. Bunu ekonomistler söylüyor. Ben başka bir şey söylüyorum: İnsan o rakama inanmıştı. O inançla plan kurmuştu. İnancın çökmesi, rakamın çökmesinden beterdir.

Umudun tükenmesi bir anda olmaz. Önce bekler insan. “Yarın açılır” der. “Devlet bırakmaz” der. “Büyükler bilir” der. Sonra haber gelir: tasfiye üç aydı, altı aya çıktı. Hangi fondan ne kadar döneceği belli değildir. Hisse ağırlıklı fonlarda kayıp daha derin olabilir, para piyasası görünümlü fonlarda daha az olabilir. Ortalama yüzde elli kayıp bile milyarlarca dolarlık bir faturadır. Bu cümle soğuk duruyor. Soğuk durmasın. O fatura bir evin kapısında duruyor. Bir babanın suskunluğunda duruyor. Bir annenin gece uykusunda duruyor. Bir gencin “ben çalışıp biriktirdim, niye yandı” sorusunda duruyor.

Kendimden biliyorum. İnsan bir noktadan sonra parayı düşünmez. Kendini düşünür. “Ben nasıl bu kadar kör oldum” diye düşünür. Utanır. Öfkelenir. Kendi evladının yüzüne bakamaz hale gelir. Dışarıya güçlü görünür, içeriye yıkılır. Güçlü insan böyle yıkılır. Bağırarak değil, içi boşalarak. Çıkışsız tünel işte budur. Sağa baksan aynı duvar, sola baksan aynı duvar. Arkadan gelenler de aynı tünele sokulmuş. 500 bin kişi aynı karanlıkta yürürse bu artık bireysel kader değildir. Bu toplumsal bir yara olur.

Devlet bazı adımlar attı. Bunu inkâr etmiyorum. SPK fonları durdurdu. İş Bankası ve Ziraat Bankası tasfiyeyle görevlendirildi. Savcılık devreye girdi. Gözaltılar oldu, mal varlıklarına tedbir kondu, yurt dışı yasakları geldi. Merkez Bankası piyasaya likidite verdi. “Sistemik risk yok” dendi. Piyasayı tutmak için bunlar önemli olabilir. Ama tasfiyesi süren insanın evinde “sistemik risk yok” cümlesi yemek olmaz. O insan şunu sorar: Benim param ne olacak? Ne zaman olacak? Ne kadarı kalacak? Kim bunun hesabını verecek? On ay önce uyarılmış mıydı bu iş? Bakan Kasım 2025’te bazı fonlarda manipülasyon olduğunu bildiklerini söylemişti. Ekonomistler uyarmıştı. MSCI bile koordineli işlemlerden bahsetmişti. Uyarı vardıysa neden bu noktaya kadar beklendi? Son giren neden en çok yanacak? Küçük yatırımcı neden her seferinde son alıcı oluyor?​

Bu sorular sorulmadan kapanırsa yarın başka bir fon, başka bir isim, başka bir “yüksek getiri” hikâyesi aynı kapıdan girer. Çünkü insan çare arar. Enflasyonun yaktığı, kiranın ezdiği, birikiminin eridiği yerde yüksek getiri bir umut gibi durur. Umut bazen tuzak olur. Tuzak kurulunca suç sadece düşenindir denemez. Denetleyen de vardır, izin veren de vardır, gören de vardır, geç kalan da vardır.

Devlet bunu görmeli. Görmek, basın açıklaması yapmak değildir. Görmek, o 500 bin insanın evine umut ışığını taşımaktır. Nasıl taşınır?

Tasfiye takvimi açık olsun. Hangi fonda ne var, ne satılacak, ne kadar sürecek, yatırımcı sırası nasıl işleyecek, herkesin anlayacağı dille yazılsın. Uzmanların bile çözmekte zorlandığı metinlerle insan oyalanmasın.

Küçük yatırımcı büyük oyuncunun arkasında bırakılmasın. İçeriden çıkabilenle dışarıda bekleyen aynı kaderi yaşamasın. Adalet, güçlü olanın önce kurtulması değildir.

Manipülasyonla şişirilmiş değer “kendi riskin kardeşim” diye kapatılmasın. Risk vardır. Dolandırıcılık, örtülü manipülasyon, birbirini besleyen fon alımları başka şeydir. İkisini aynı sepete koymak, mağdurun üzerine bir de suç yüklemektir.

Sorumlular hesap versin. Sadece birkaç isimle iş bitmesin. Paranın izi sürülsün. Yurt dışına çıkan varsa dönsün. Şişirilmiş servetlerin üzerine kurulan hayatlar, yakılan hayatların yanında durmasın.

Ve en önemlisi: bu insanlar yalnız bırakılmasın. Yalnız bırakılan insan karanlıkta uzun duramaz. Kimi susar, kimi dağılır, kimi ailesini dağıtır, kimi kendine zarar verecek hale gelir. Bunu abartı diye geçiştirmeyin. Ben o eşiği gördüm. Güçlü görünen insan bile oraya gelebilir. 500 bin kişinin bir kısmı o eşiğe yürürse bunun adı piyasa haberi olmaz. Bunun adı sosyal facia olur.

Sosyal facia nasıl olur? Güven biter. İnsan bir daha fona da bankaya da devlete de bakamaz. “Çalışmanın anlamı yok” der. “Biriktirmenin anlamı yok” der. “Düzen ancak içeridekini korur” der. O cümle bir evde kurulunca kalır. Mahallede çoğalır. Ülkede yerleşir. Sermaye piyasası güvenle yürür. Güven gidince sadece borsa düşmez. Toplumun içindeki sözleşme düşer. Çalışanla biriktirenle yöneten arasındaki ince ip kopar.

Onun için diyorum: sosyal bir yıkıma dönüşmeden çare bulunmalıdır. Çare, sabır öğütlemek değildir. Sabır, takvimi olan adama söylenir. Takvimi olmayan adama sabır, evde beklemekten ibaret kalır. Çare, gerçeği söylemektir. “Paranızın bir kısmı geri gelmeyebilir” demek acıdır ama yalandan iyidir. Yanına da şunu koymaktır: kaybın sebebi sizin aptallığınız değilse, faturanın tamamı sizin sırtınıza da binmeyecek. Kim şişirdiyse, kim bakmadıysa, kim uyardığı halde beklediyse o da bu yükün altında duracak.

Ben bir yatırımcı danışmanı değilim. Bir bakan da değilim. Bu yazıyı yazan, hayatın sert yerinden geçmiş, bir gece umudun kesildiğini kendi bedeninde hissetmiş biriyim. O yüzden rakamların arkasındaki yüzü görüyorum. Ekrandaki kırmızı çizgi bir grafikten ibaret değil. O çizgi bir insanın içinden geçiyor.

500 binden fazla insan aynı çizginin altında. Kimisi emekli. Kimisi ev almak için biriktirmiş. Kimisi çocuğunun düğünü için. Kimisi yıllarca fazla mesai yapmış. Kimisi “en azından bir fonum var” diye kendini avutmuş. Şimdi hepsi aynı soruyu soruyor: Devlet bizi görüyor mu?

Görmek zorundadır. Çünkü her şeyini kaybeden insan en savunmasız insandır. Savunmasız insanı korumak devletin süsü değil, işidir. Piyasa spekülasyonla şişer, spekülasyonla iner. Toplum öyle inmez. Toplum inerse kalkması uzun sürer.

Bu kriz kapanacak. Bir gün kapanmayan kriz yoktur. Asıl mesele nasıl kapanacağı. Birkaç yöneticinin tutuklanmasıyla mı, yoksa o karanlık tüneldeki insana uzanan gerçek bir ışıkla mı? Işık, “sakin olun” demek değildir. Işık, insanın yarın sabah kalkıp “benim bir hakkım var ve bu hak takip ediliyor” diyebilmesidir.

Umudun tükenmesine izin verilmemeli. Çünkü umudu biten insan sadece parasını kaybetmez. Kendini kaybeder. Kendini kaybeden yüz binlerce insan bir ülkenin içinde durursa, o ülkenin sorunu artık borsa sayfalarında durmaz. Mutfakta durur. Evde durur. Sessizlikte durur.

Borsadaki fon krizi sosyal bir faciaya dönüşmeden önlem alınmalı. Bu bir slogan değil. Bir uyarı. Geç kalınmış bir uyarının üzerine yazılmış ikinci bir uyarı. Birincisini duymayanlar bu sefer duysun. Çünkü kapkaranlık dünya kapının önünde değil artık. Bazı evlerin içine girdi.

Devlet o evin kapısını çalsın. İçerideki insana “yalnız değilsin” desin. Sonra da bunu ispat etsin. İspat, dosyadır, takvimdir, iadedir, hesaptır, adalettir. İspat edilmeyen umut, yeni bir tünel olur.

Ben o tüneli gördüm. Başkalarının da görmesini istemiyorum.