Siyaset, bu ülkede yaşanan bunca çaresizliğe ve derin yoksulluğa karşı duyarsız, kör, sağır ve dilsiz olmuş durumda.
Eskiden siyasetçiler, “halkın adamı” görüntüsünü vermek için en azından zaman zaman yoksulların sofrasına otururdu. Fotoğraf çekilir, “biz de sizin gibiyiz” denirdi, o sofra bir süre idare ederdi. Şimdiyse buna bile ihtiyaç kalmamış. Artık sürekli zengin sofralarında, lüks restoranlarda, yatlarda, kapalı kapılar ardındaki davetlerde fotoğraf veriliyor. Gülüşmeler, kadehler, pahalı takımlar, pahalı saatler… Ve bu görüntüler, yoksulluğun en dibini yaşayan milyonların gözüne sokuluyor. Siyasetin ve siyasetçilerin bu toplumdan kopuşunun en net, en çıplak tarifi işte budur.
Siyaset, bu ülkede yaşanan bunca çaresizliğe ve derin yoksulluğa karşı duyarsız, kör, sağır ve dilsiz olmuş durumda. Bağıra bağıra yaşanan bir yoksulluk var. İnsanlar çalışıyor, yine de yetiştiremiyor. Çocuklar okula aç gidiyor, emekliler ilaçlarını yarıya indiriyor, kira ödemek için borç üstüne borç alınıyor. Bu yoksulluk, son yirmi yılda büyüyen, şişen, görkemli hale getirilen zenginliğin kıskacında adeta görünmez kılınıyor. Sanki o lüks yaşamlar gerçek, geri kalan her şey ise sadece “geçici bir sıkıntı”, “idare edilecek bir mesele” gibi sunuluyor.
Yoksulluk sınırının 123 bin lirayı aştığı bir yerde, dört kişilik bir ailenin asgari ücretle çalışan dört ferdi bile bu sınırı geçemiyor. Net asgari ücret 28 bin lira civarında. Dört kişi çalışsa, dört asgari ücret gelse, hane toplamı 112 bin liranın biraz üzerinde kalıyor. Yani bir ailede dört kişi de çalışsa, bu aile hâlâ yoksulluk sınırının altında. Bundan daha acı, daha utanç verici bir tablo olabilir mi? Tek kişi asgari ücretle çalışıyorsa zaten açlık sınırını bile zor geçiyor. Dört kişi çalışsa bile yoksulluktan kurtulamıyorsa, bu artık “ücret meselesi” değil, sistemin kendisinin ürettiği bir sonuçtur.
Fon vurgununda ortaya saçılan katrilyonlar, milyar dolarlar ortadayken siyasetin hâlâ gözünü kapatmasını görmek ise ayrı bir acı. Hesaplar açık, isimler konuşuluyor, mağdurlar kapı kapı dolaşıyor, borsa düşüyor, güven çöküyor. Ama siyaset, “üzerine gidiyoruz” demekle yetiniyor, asıl sorumlulukların nerede olduğu belirsiz bırakılıyor. Bir yanda milyonların gözüne sokulan lüks yaşamlar, diğer yanda yok sayılan, görünmez kılınan, “idare etsinler” denilen milyonlar. Bu tezat artık gizlenemeyecek kadar büyüktür.
Bu ülke bunları hak etmiyor. Bu topraklarda yaşayan insanlar, çalıştıkları halde yoksul kalmayı, çocuklarının geleceğini borçla kurmayı, emeklilikte açlık sınırının altında yaşamayı hak etmiyor. Ama hâlâ birileri bu ülkeyi soymaya çalışıyor. Kaynaklar bir avuç insanın elinde toplanırken, siyaset bunun önlemini almak yerine seyirci kalıyor. Seyirci kalmak yetmiyor, bazen o sofraların başköşesinde oturuyor. Fotoğraf çekiliyor, “biz de buradayız” deniyor, sonra dönülüp “milletimizin yanındayız” diye konuşuluyor.
Siyasetin asıl görevi, yoksulluğun bu kadar çıplak yaşandığı bir yerde o sofraları kurmak, o rakamları konuşmak, o uçurumu kapatmak için adım atmak olmalıydı. Ama ne yazık ki bugün siyaset, zenginliğin büyüdüğü, yoksulluğun ise görünmez kılındığı bir düzenin parçası haline gelmiş durumda. Yoksulun sofrasına oturmak artık “imaj” için bile gereksiz görülüyor. Çünkü o imaja artık ihtiyaç duyulmuyor. Lüks sofralar yeterli, fotoğraflar yeterli, konuşmalar yeterli. Gerisi ise “idare edilir” diye düşünülüyor.
Oysa idare edilen şey, milyonların hayatı. İdare edilen şey, açlık sınırıyla yoksulluk sınırı arasındaki o derin uçurum. İdare edilen şey, dört kişi çalışsa bile yoksul kalan ailelerin çaresizliği. Bu tabloyu görmemek, bu sesi duymamak, bu gerçeği konuşmamak artık tercih değil, bir kopuşun sonucudur. Ve o kopuş, her geçen gün daha da derinleşiyor.