"Bugün bu ülkede yalnızca para buharlaşmadı. Paranın yeniden dolaşıma girmesini sağlayan güven de buharlaştı"

Türkiye ekonomisi, belki de henüz adını koymadığımız ama sonuçlarını her geçen gün daha ağır hissettiğimiz bir stagflasyon tehlikesine doğru hızla sürükleniyor.

Üstelik bu kez mesele yalnızca enflasyon, faiz, döviz kuru ya da ekonomik büyüme değil.

Mesele, ekonominin en önemli sermayelerinden birinin, GÜVENİN kaybolması!

Son dönemde finans piyasalarında yaşanan ve kamuoyunda fon vurgunu olarak tartışılan olaylara kimileri siyasi açıdan yaklaştı, kimileri ekonomik sonuçları üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Ancak meselenin asıl tehlikeli boyutu yeterince konuşulmadı.

Bu olayların toplumda yarattığı güven bunalımı ve o bunalımın ekonominin bütününe yayılma ihtimali...

Tera ve bağlantılı olduğu öne sürülen finansal işlemler etrafındaki iddialar, yatırımcıların önemli kayıplar yaşadığına ilişkin tartışmalar ve piyasalarda oluşan belirsizlik yalnızca doğrudan etkilenenleri ilgilendirmiyor.

Bir finansal skandalın etkisi, zarar eden yatırımcı sayısıyla sınırlı değildir.

Çünkü finans piyasalarında kaybedilen para, çoğu zaman yalnızca kaybedilen para değildir.

Bir yatırımcının ertelenen konut alımıdır.

Bir sanayicinin vazgeçtiği makine yatırımıdır.

Bir esnafın açamadığı ikinci dükkândır.

Bir ailenin iptal ettiği tatildir.

Ve belki de bir çalışanın kaybettiği işidir.

Üstelik finansal piyasalarda yaşanan güven kaybı, işini doğru yapan kurumları da etkileyebilir.

İnsanlar hangi fonun güvenilir, hangi yatırımın sağlıklı olduğunu ayırt etmekte zorlandıklarında yalnızca sorunlu yatırımlardan değil, bütün piyasadan uzaklaşmaya başlarlar.

Zararına satış yapmak istemeyen bekler.

Daha fazla kaybetmekten korkan bekler.

Kaybettiğini geri kazanma umuduyla yaşayan da bekler.

Ve herkes beklerken ekonomi durmaya başlar.

Borsa İstanbul'daki değer kayıpları ve finansal piyasalardaki dalgalanmalar da bu tabloya eklendiğinde, mesele artık yalnızca yatırımcının bilançosu olmaktan çıkar.

Ekonominin nakit dolaşımı, yatırım iştahı ve tüketim davranışları üzerinde baskı oluşturmaya başlar.

Elbette bütün servetini spekülatif hisselere yatıran birinin üstlendiği riskle, birikimini denetlenen ve güvenilir olduğunu düşündüğü finansal kurumlara emanet eden vatandaşın durumu aynı değildir.

Yatırım riski başka şeydir.

Piyasa manipülasyonu, suistimal ve dolandırıcılık iddiaları bambaşka şeydir.

Devletin görevi yatırımcıyı her türlü zarardan korumak değil, piyasanın dürüst, şeffaf ve hukuka uygun işlemesini sağlamaktır.

Peki bütün bunlar yaşanırken kamuoyunun cevap beklediği sorular ne oldu?

Kimler hakkında soruşturma açıldı?

Kimlerin mal varlıklarına tedbir konuldu?

Hangi tedbirler kaldırıldı?

Ne kadar varlık tespit edildi?

Mağduriyetlerin giderilmesi için ne kadar tahsilat yapıldı?

Hangi dosyalar sonuçlandı?

Her şey gözümüzün önünde ama her şey FLU!

Oysa ekonomi belirsizliği sevmez.

Hele ki adaletin ne zaman ve nasıl tecelli edeceğinin belirsizleşmesini hiç sevmez.

Bugün vatandaşın yaşadığı yalnızca satın alma gücü kaybı değildir.

Geleceğe ilişkin karar verme cesaretinin de kaybolmasıdır.

İnsanlar artık yalnızca günlük ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanan bir ekonomik yaşam biçimine yöneliyor.

Yeni otomobil almayı erteliyor.

Evini yenilemiyor.

İşini büyütmüyor.

Tasarrufunu yatırıma dönüştürmüyor.

Çünkü yarın ne olacağını bilmiyor.

Peki iş dünyası?

Özel sektörde çalışan, patronunun bir sabah kendisine kapıyı gösterip göstermeyeceğinin endişesini yaşıyor.

Patron ise yılların emeğiyle kurduğu işletmesini ayakta tutmaya çalışırken her geçen gün biraz daha sermayesini tüketiyor.

Kapatmaya kıyamıyor.

Devam etmeye gücü yetmiyor.

Yıllardır çalıştığı büyük bir işletmeye mal satıyor, karşılığında çek alıyor.

O çekleri finansmanında kullanıyor.

Sonra müşterisi konkordato ilan ediyor.

Bir anda tahsil edemediği alacağın yanında, kendi finansman yükümlülükleriyle de baş başa kalıyor.

Yaptığı ciroya sevinirken, tahsil edemediği satışın altında eziliyor.

Bir başka işletmenin bankada tanımlanmış kredi limiti var.

Bugün kullanmıyor, üç ay sonrasına bırakıyor.

Üç ay sonra bankaya gittiğinde öğreniyor ki limiti yarıya düşürülmüş.

Oysa işletmesini, ödemelerini ve yatırımlarını o finansmana güvenerek planlamıştı.

Şimdi ne yapacak?

İşçi mi çıkaracak?

Üretimi mi azaltacak?

Malını zararına mı satacak?

Yoksa yılların emeğini geride bırakıp kepengi mi indirecek?

İşte finansal piyasalarda başlayan güven kaybının reel ekonomiye uzanan en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkıyor.

Para yalnızca miktarıyla değil, dolaşım hızıyla da ekonomiyi ayakta tutar.

Para dolaşmadığında ticaret yavaşlar.

Ticaret yavaşladığında üretim baskılanır.

Üretim baskılandığında istihdam tehlikeye girer.

Bütün bunlar yaşanırken fiyatlar yükselmeye devam ediyorsa, karşımıza çok daha ağır bir ekonomik sorun çıkar.

STAGFLASYON!

Nitekim resmî veriler de dikkatle okunmayı hak ediyor.

Eylül 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73 seviyesinde. Ekonomi ikinci çeyrekte yıllık yüzde 2,3 büyürken ağustos ayında sanayi üretimi yıllık yüzde 1,9 geriledi. Ekim ayında tüketici güven endeksi ise 84,8 olarak açıklandı.

Bu veriler tek başına Türkiye'nin stagflasyona girdiğini kanıtlamıyor.

Ama yüksek enflasyonla birlikte ekonomik faaliyetteki kırılganlığın ve güven sorunlarının ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.

Türkiye'nin önündeki tehlike yalnızca ekonomik küçülme değil.

Fiyatların yükselmeye, ekonominin ise giderek daha zor nefes almaya devam ettiği bir döneme sürüklenmek.

Türkiye geçmişte finansal sistemin ağır bedeller ödettiği dönemler yaşadı.

2000 ve 2001 krizlerinin ardından bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması, TMSF süreçleri, İmar Bankası ve Uzan Grubu etrafında yürütülen tahsilat ve varlıkların geri kazanılması çalışmaları hâlâ hafızalarda.

O dönemde siyasi iradenin desteği, kurumların kararlılığı ve ekonomi yönetiminin uygulamaları belirleyici oldu.

Ali Babacan'ın ekonomi yönetiminde bulunduğu yıllar da bu yeniden yapılanma sürecinin önemli bir bölümüne karşılık geliyor.

Elbette bugünün fon piyasalarıyla o dönemin bankacılık krizini birebir aynı kefeye koyamayız.

Ama ortak bir gerçek var.

Finansal sistemde güven kaybolduğunda, güveni yeniden tesis etmek devletin en önemli sorumluluklarından biri hâline gelir.

Bu nedenle Ali Babacan'ın bugün yaptığı ekonomik uyarıların da siyasi aidiyetler üzerinden değil, içerikleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Söyleyenin kim olduğundan önce, söylediğinin doğru olup olmadığına bakmak zorundayız.

Çünkü mesele artık kimin siyasi puan kazanacağı meselesi değil.

Mesele, ekonominin daha ağır bir tahribata uğramadan toparlanabilmesi.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; şeffaf, hızlı, hukuka uygun ve kamuoyunun güvenini yeniden tesis edecek bir süreçtir.

Suç işleyen varsa hesabı sorulmalı.

Haksız kazanç varsa izlenmeli.

El konulabilecek varlıklar hukuka uygun biçimde tespit edilmeli.

Mağduriyetlerin giderilmesine yönelik çalışmalar kamuoyuna açıkça anlatılmalı.

Ve en önemlisi, dürüst çalışan finansal kurumlarla suistimal iddialarının odağındaki kişi ve yapılar birbirinden kesin çizgilerle ayrılmalı.

Herkesin şüpheli hâline geldiği bir ortamda, soruşturmaların belirsizliğe terk edilmesi yalnızca adalete değil, ekonomiye de zarar verir.

Türkiye'nin bugün kaybetmeye tahammülü olmayan şey zamandır.

Çünkü ekonomik krizler yalnızca rakamlarla başlamaz.

Bazen önce güven kaybolur.

Ardından insanlar harcamayı bırakır.

İşletmeler yatırım yapmayı bırakır.

Bankalar kredi vermekten çekinir.

Ve sonunda ekonomi, kendi içinde giderek ağırlaşan bir durgunluğun içine sürüklenir.

Bunun siyasi sonuçlarının olmayacağını düşünmek de büyük saflık olur.

Ekonomik güvensizlik derinleştikçe vatandaşın tepkisi büyüyebilir.

Bugün sessizce bekleyen insanlar, yarın haklı taleplerini çok daha yüksek sesle dile getirebilir.

Siyaset de bu toplumsal ve ekonomik baskıdan bağımsız kalamaz.

Peki erken seçim olur mu?

Siyasi dengeler değişir mi?

İktidar bu süreci nasıl yönetir?

Bu sorulara cevap arayanlara bir önerim var.

Devlet Bahçeli'yi dikkatle izleyin.

Söylediklerini olduğu kadar söylemediklerini de değerlendirin.

Siyasi çıkışlarının zamanlamasına, kullandığı dile ve işaret ettiği önceliklere bakın.

Çünkü Türkiye'de siyasi gelişmeleri yalnızca günlük tartışmalar üzerinden okumak, büyük resmi kaçırmaya neden olabilir.

Ve unutmayalım...

Ekonominin en büyük sermayesi yalnızca para değildir.

Güvendir.

Bugün bu ülkede yalnızca para buharlaşmadı. Paranın yeniden dolaşıma girmesini sağlayan güven de buharlaştı.

O güven geri gelmeden ne piyasalara kalıcı canlılık gelir ne de vatandaş geleceğe güvenle bakabilir.

Adı konmamış bir stagflasyona doğru sürüklenirken, asıl tehlike belki de budur.

Çünkü para yeniden kazanılabilir.

Ama kaybedilen güvenin bedelini bazen bütün bir ülke öder.