Bunlara ekonomilerindeki küçülmeyi, yaşlanan nüfusu ve aidiyet duygusu giderek zayıflayan genç kuşakları da ekleyin. Daha sayabileceğimiz birçok etken var.
Özellikle pandemi sonrasında ortaya çıkan tedarik zinciri sorunları, Ukrayna-Rusya savaşı, Avrupa'nın göç ve iltica açısından hâlâ cazibesini koruması ve suistimal edilebilir noktadaki demokratik yapısı(!), teknoloji, bilim ve dijitalleşmede geride kalması, kendi toplumsal yaşamıyla taban tabana zıt milyonlarca Afrikalı göçmeni barındırması, enerji tedarikinin bozulması, üstüne üstlük üretim gücünü Çin'e kaptırması...
Bunlara ekonomilerindeki küçülmeyi, yaşlanan nüfusu ve aidiyet duygusu giderek zayıflayan genç kuşakları da ekleyin.
Daha sayabileceğimiz birçok etken var.
Bütün bunlar AB'yi bugün adeta yangın yerine çevirdi.
Ve görünen o ki çevirmeye de devam edecek...
Avrupa bir taraftan kendi toplumlarının duyarlılığına daha fazla karşı koyamayarak İsrail'e tepki gösteriyor, diğer taraftan Rus tehdidinden korunabilmek için Trump'a rağmen Ukrayna-Rusya savaşını sürdürmek adına elinden geleni yapıyor.
Peki aynı günlerde Avrupa'nın sokaklarında neler oluyor?
İsrail'in İspanya üzerinden provoke ettiği göçmen istilası tartışmaları, ardından Fransa'da başlayan olaylar ve yağmalar, Arnavutluk'un yangın yerine dönmesi, İtalya'da insanların sokaklara dökülmesi...
Bütün bunları birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak mı değerlendirmeliyiz?
Biliyor musunuz, Avrupa'daki ilk büyük sosyalist gençlik hareketleri de öğrenci ve gençlik olayları şeklinde Fransa'da başlamış, ardından bütün Avrupa'yı sarmıştı.
68 Kuşağı...
Ve yıllardır bu hareketlerin arkasındaki uluslararası yapıların ve CIA'nın rolü üzerine sayısız tartışma yapıldı.
Bugün ise karşımızda başka bir tablo var.
İsrail ve Trump'ın AB ülkelerine yönelik yaklaşımının altında adeta şu mesaj yatıyor:
“Bu kadar göçmeni, üstelik bu kadar Müslüman göçmeni ülkenize alırsanız başınıza bunların gelmesi normal.”
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.
Avrupa'da din üzerinden yürüyebilecek, “eşitlik istiyoruz” tabanlı büyük bir toplumsal çatışmanın zemini mi hazırlanıyor?
Hatta daha açık sorayım:
AB'nin içerisinde din eksenli bir iç savaş mı isteniyor?
İtalya'daki gösteriler sırasında ortaya çıkan bazı görüntüler tam da bu nedenle dikkat çekiciydi.
Sokakları yakıp yıkan gençler Filistin bayrağı açtılar.
Bibi de hemen çıktı ve kabaca:
“İşte bunlar Hamas. Gördünüz mü? Sıra sizde.”
mesajını verdi.
Filistin bayrağını açanların bir İsrail aparatı olduğunu belki ispatlayamam.
Ama bundan ciddi biçimde şüpheleniyorum.
Çünkü böylesine büyük siyasi kırılmalarda bazen yalnızca kimin ne yaptığına değil, yapılan işin kimin işine yaradığına da bakmak gerekir.
Şimdi asıl soruya gelelim:
Trump ve İsrail bir anda Avrupa'yı neden böylesine ateşe versin?
Göçmenler üzerinden toplumsal fay hatlarını provoke edip AB'yi bir çeşit iç çatışmaya sürüklemek isteyebilirler mi?
Ya da AB'yi sersemletip kendi politikalarının peşinden sürüklemeyi mi planlıyorlar?
Yoksa Ortadoğu'da Filistin'den çok daha büyük bir manevranın hazırlığı yapılırken Avrupa'nın başına yeterince çorap örüp kenarda durmasını mı istiyorlar?
Bilmiyorum.
Ama soruyorum.
Çünkü bütün bunlar yaşanırken Avrupa'nın artık en kozmopolit ülkelerinden biri olan İngiltere Brexit yaptı ve şu anda adasından Avrupa'yı seyrediyor...
İngiltere'nin diğer Avrupa ülkelerinden önemli bir farkı var.
Emperyal devlet tecrübesi.
Yüzyıllar boyunca dünyanın farklı coğrafyalarını yönetmiş, imparatorluk geleneğini yaşamış ve bugün hâlâ kraliyet kurumunu muhafaza eden bir ülkeden söz ediyoruz.
Dolayısıyla İngiltere'nin Avrupa'daki gelişmeleri okuma biçiminin diğer ülkelerden farklı olabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.
Peki Avrupa'nın özellikle büyük devletlerinin sıkıntıya düşmesi kimin işine gelir?
Ve neden?
Bunu siz yorumlara yazın lütfen...
Arnavutluk konusunda şimdiden Soros hikâyeleri anlatılmaya başlandı.
Fakat burada da bir problem var.
Soros ve onunla ilişkilendirilen yapılar neredeyse otuz yıldır Balkanlar'da tartışılıyor.
Yani yeni değiller.
O halde bugün değişen ne?
Size son bir soru daha sorayım.
Çünkü benim aklım yetmiyor...
AB'de ortaya çıkabilecek din eksenli büyük toplumsal çatışmalardan Türkiye ekonomik olarak mutlaka etkilenir.
Avrupa bizim en önemli ticaret alanlarımızdan biri.
Peki bunun Türkiye'ye siyasal ve sosyopolitik yansıması nasıl olur?
Dünyanın birçok bölgesinde siyasi, ekonomik ve teknolojik bağımsızlık sorunu yaşayan Müslüman devletlerle ya da doğrudan Müslüman toplumlarla sürekli çatışmaktan kim ne kazanacak?
Tek mesele terör mü?
Enerji kaynakları mı?
Yoksa önümüzde bizim henüz tamamını göremediğimiz çok daha büyük bir küresel hesap mı var?
Şimdi bir başka pencere açalım.
Ve bence meselenin en ilginç taraflarından biri de burada başlıyor.
Çin.
Hiç düşündünüz mü?
Çin'in kendi yakın coğrafyasını bir kenara bıraktığımızda Avrupa Birliği, Çin açısından dünyanın en önemli ihracat pazarlarından biri.
ABD de öyle.
Şimdi varsayalım...
Bu yöntemlerle AB ciddi biçimde istikrarsızlaştırıldı.
Ekonomik krize girdi.
Hatta siyasi bütünlüğü tartışılmaya başlandı.
Ne olur?
Avrupa'nın tüketimi düşer.
İthalatı azalır.
Çin'in en büyük ihracat pazarlarından biri daralır.
Ve Çin açısından devasa bir problem ortaya çıkar.
İşte tam burada başka bir soru sormak gerekiyor:
Ambargolarla, gümrük vergileriyle ve ticaret savaşlarıyla yeterince dizginleyemediğiniz Çin'i, en büyük pazarlarından birini zayıflatarak dizginleyebilir misiniz?
Eğer Avrupa pazarı ciddi biçimde küçülürse ABD'nin Çin karşısındaki alıcı gücü daha da önem kazanır.
Washington'ın Pekin üzerindeki pazarlık gücü artar.
Çünkü Çin duramaz.
Yavaşlayamaz.
Uzun süre bekleyemez.
Çin ekonomisi adeta sürekli yüzmek zorunda olan bir köpek balığı gibi hareket etmek zorunda.
Çünkü arkasında yaklaşık 1,4 milyarlık devasa bir nüfus, muazzam bir üretim kapasitesi, milyonlarca çalışan ve sürekli dönmek zorunda olan dev bir ekonomik çark var.
O çarkın ürettiğini birilerinin satın alması gerekiyor.
İşte tam da bu nedenle Avrupa'daki yangına yalnızca Paris'in, Roma'nın, Madrid'in ya da Balkanların sokaklarından bakmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Washington'dan bakın.
Pekin'den bakın.
Tel Aviv'den bakın.
Moskova'dan bakın.
Ve en önemlisi Ankara'dan bakın.
Belki o zaman aynı yangının ışığında birbirinden çok farklı gölgeler göreceğiz.
Ben cevap verdiğimi iddia etmiyorum.
Sadece parçaları yan yana koyuyor ve soruyorum:
Avrupa gerçekten kendi iç sorunları nedeniyle mi yanıyor?
Yoksa birileri o yangının üzerine benzin mi döküyor?
Ve eğer öyleyse...
Bu yangın söndüğünde masada kim güçlenmiş, kim zayıflamış olacak?
Peki ya sizce?