Avrupa’yı romantikleştirmeye gerek yok. Fransa’da 17 Ekim’de yağma ve kundaklama da yaşandı; şiddetin demokratik hakla bağdaşan hiçbir yanı yok.

Öfkeliyiz ama etkisiziz.

Adaletsizliğe uğruyoruz, hashtag açıyoruz. Hukuksuzluğa öfkeleniyoruz, tweet atıyoruz. Bir olay karşısında vicdanımız sızlıyor, birkaç paylaşım yapıyoruz. Yetmiyor, öfkemizi yöneltecek birilerini bulup hep birlikte dijital meydanlarda linç ediyoruz.

Sonra telefonlarımızı kapatıp hayatımıza devam ediyoruz. Sanki haksızlık giderilmiş, adalet sağlanmış, sorumlular hesap vermiş gibi…

Yeni bir vatandaşlık kültürü geliştirdik: Sanal vatandaşlık. Dünyada “klik aktivizmi” adıyla tartışılan bu olgunun bizdeki karşılığı, öfkeyi eyleme değil etkileşime dönüştürmek.

Tepki gösterdiğimiz için, değiştirdiğimizi zannediyoruz.

Hatırlayalım: Bir kadın cinayeti, bir iş kazası, bir yargı skandalı… Günlerce gündemin zirvesinde kalan, herkesin “unutmayacağız” diye yazdığı olaylar. Bugün kaçının davasını takip eden var? Kaçının duruşma salonu dolu?

Unuttuk. Çünkü unutmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.

Asıl tehlike de burada: Bir toplum, haksızlığa tepki gösterme yeteneğini korurken onu değiştirme iradesini kaybedebilir.

Ekranda başlayan, ekranda bitmeyince

17 Ekim’de Fransa’da yüz binlerce insan hayat pahalılığına ve çöken kamu hizmetlerine karşı sokağa çıktı. Liseliler, sendikalar, çiftçiler aynı itirazda buluştu. Aynı günlerde Portekiz’de binlerce kişi konut krizine karşı yürüdü; Lizbon ve Porto’nun meydanlarına çadırlar kuruldu.

İşin ilginç yanı şu: Fransa’daki çağrı haftalar önce sosyal medyada, bir videoyla başlamıştı.

Demek ki sorun ekran değil. Sorun, ekranda başlayanın ekranda bitmesi.

Avrupa’yı romantikleştirmeye gerek yok. Fransa’da 17 Ekim’de yağma ve kundaklama da yaşandı; şiddetin demokratik hakla bağdaşan hiçbir yanı yok. Sokak her zaman haklı değildir; kalabalık olmak haklılığı, protesto etmek başarıyı garanti etmez. Ama ders açık: İtiraz, ancak örgütlendiğinde ve sürdürüldüğünde güce dönüşür. Tepki anlıktır, mücadele süreklilik ister.

Bireyleri cezalandırmakta etkili, sistemleri değiştirmekte etkisiz

Aslında “etkisiziz” demek de tam doğru değil. Dijital öfke, hedef seçtiği kişiyi cezalandırmakta son derece etkili.

Bir insanı hedef almak için birkaç saatte seferber olan o kolektif enerji, bir yasanın değişmesi ya da bir davanın takibi için birkaç gün bile sürmüyor. Kişiler hızla yargılanıyor; yapılar hiç yargılanmıyor.

Bir gün herkesin hedefinde olan kişi ertesi gün unutuluyor. Ama itibarı ve hayatı çoğu zaman o bir günün enkazıyla yaşamaya devam ediyor. Masumiyet karinesi, savunma hakkı, delil ve muhakeme öfkenin hızına yetişemiyor.

Adalet ararken yargısız infazı normalleştiriyoruz.

Bireyler linç edilip tüketilirken, haksızlığı üreten yapılar yerinde duruyor.

Öfkemiz bile birilerinin kazancı

Platformlar için öfkemiz de itirazımız da birer etkileşim verisi. Biz kızıyoruz, onlar kazanıyor. Biz tartışıyoruz, algoritma büyüyor. Biz adalet istiyoruz, akış önümüze yeni bir kavga getiriyor.

Bize bir şey yapmış olmanın tatmini kalıyor; sorun ise olduğu yerde duruyor.

Bir toplumun öfkesini ölçmek artık kolay: Etiketlere, izlenme sayılarına bakmak yeterli. Peki iradesini nasıl ölçeceğiz? Kaç kişi bir davayı sonuna kadar takip ediyor? Kaç kişi barosunda, sendikasında, meslek odasında, mahallesinde sorumluluk alıyor? Kaç kişi gündem değiştikten sonra da aynı talebin arkasında duruyor?

“Bedeli ağır” itirazı

Haklı bir itiraz var: Ekrana kaçışımız yalnızca rehavetten değil. Anayasa’nın 34. maddesi herkese önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri hakkı tanır. Buna rağmen bu ülkede meydanın, örgütlü itirazın bedeli çoğu zaman ağır.

Ama tam da bu yüzden, elimizde kalan kanalları ekrana teslim etmek, kaybettiğimiz alanı bir kez daha kaybetmek demektir.

Herkesin sokağa çıkması gerekmez. Anayasa’nın 74. maddesi dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkını güvenceye alır. Dava açmak, suç duyurusunda bulunmak, ihlali belgelemek, yargı yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak, bir derneğe ya da meslek örgütüne omuz vermek de vatandaşlıktır.

Bunların hiçbiri bir etiket kadar hızlı değil. Ama hiçbiri de iki gün sonra unutulmuyor.

Sorun sosyal medyada konuşmamız değil. Sorun, orada konuşmayı yeterli görmemiz. Sosyal medya bu mücadelenin aracı olabilir, fakat asla kendisi olamaz.

Ekran kapandıktan sonra

Bunun bedelini çocuklarımız da ödüyor. Onlara haksızlık karşısında konuşmayı öğretiyoruz, birlikte hareket etmeyi değil. Bir paylaşımın nasıl yapılacağını biliyorlar; bir hakkın nasıl korunacağını bilmiyorlar.

Haklar dile getirildikleri için değil, korundukları için yaşar. O yüzden soruyu değiştirmenin zamanı geldi. “Bugün neye tepki gösterdim?” değil; “Bugün değişmesini istediğim şey için ne yaptım?”

Hiç bu kadar çok konuşmadık. Hiç bu kadar çok öfkelenmedik. Ama konuşmakla değiştirmek arasındaki mesafeyi de hiç bu kadar büyütmedik.

Vatandaşlık, ekran açıkken ne kadar konuştuğumuzla değil, ekran kapandıktan sonra ne kadar sorumluluk üstlendiğimizle ölçülür.