Ne yazık ki bugün yargı da toplumun önemli bir kesimi tarafından bağımsız bir kuvvet olarak değil, siyasi mücadelenin bir aracı gibi görülmektedir.
Adalet, düşmanımıza gösterdiğimiz muameledir.
Toplumlar bir günde bölünmez. Önce kelimeler sertleşir. Sonra sesler yükselir. Ardından insanlar birbirini dinlemeyi bırakır. Aynı şehirde yaşarlar ama artık aynı ülkeye ait hissetmezler. Farklı düşünenler rakip olmaktan çıkar, düşmana dönüşür. İşte adalet de tam o noktada en ağır sınavını vermeye başlar. Çünkü adalet, dostlar arasında değil; düşmanlar arasında sınanır.
Bugün yaşadığımız en büyük kriz yalnızca siyasetin parçalanması değildir. Asıl kriz, adalet anlayışımızın da siyasal aidiyetlere göre parçalanmış olmasıdır. Toplum, hukuka aynı gözle bakmıyor. Aynı karar, sanığın kimliğine göre ya alkışlanıyor ya da lanetleniyor. Böyle bir yerde hukuk konuşulmuyor; aidiyet konuşuyor.
Bugün insanlar verilen kararın hukuka uygun olup olmadığıyla ilgilenmiyor. Önce sanığın kim olduğuna bakıyor. Yargılanan başkası olunca "Adalet yerini buldu." deniliyor. Sıra kendi mahallesine geldiğinde ise aynı karar bir anda "adaletsizlik", "siyasi yargı", "hukuksuzluk" diye nitelendiriliyor. Oysa adaletin terazisi, sanığın kimliğine göre eğilip bükülmez. Eğer bir kararın doğruluğunu sanığın kimliği belirliyorsa, orada hukuk değil, tarafgirlik vardır.
Ne yazık ki bugün yargı da toplumun önemli bir kesimi tarafından bağımsız bir kuvvet olarak değil, siyasi mücadelenin bir aracı gibi görülmektedir. Mahkemelerden hukuk değil, kendi mahallesine bekçilik etmesi beklenmektedir. Sosyal medya kampanyalarıyla tutuklama talepleri oluşturulmakta, henüz iddianame dahi düzenlenmeden insanlar suçlu ilan edilmektedir. Kalabalıkların alkışladığı her tutuklama adalet sanılmakta, hoşlarına gitmeyen her tahliye ise ihanet olarak görülmektedir.
Oysa yargının görevi linç bekleyen kalabalıkları memnun etmek değildir.
Yargının görevi, toplumun öfkesini tatmin etmek değildir.
Yargının görevi, hukuku uygulamaktır.
İşte tam da bu nedenle yargı rövanşist olamaz.
Dün yaşanan bir hukuksuzluğu bugün başka bir hukuksuzlukla telafi etmeye çalışmak adalet üretmez; yalnızca mağdur ile failin yerini değiştirir. Rövanş duygusu mahkeme salonuna girdiği anda hukuk dışarı çıkar. Çünkü rövanşın amacı adalet değil, hesaplaşmadır. Oysa mahkemeler hesaplaşmanın değil, hakkaniyetin yeridir.
Fakat mesele yalnızca toplumun yargıya bakışı da değildir. Daha derinde, üzerinde cesaretle konuşmamız gereken başka bir sorun vardır.
Türk hukuk pratiğinde uzun yıllardır adalet endişesinden çok sonuca ulaşma endişesi ağır basmaktadır. Dosyalara çoğu zaman "Nasıl daha adil bir yargılama yapılır?" sorusuyla değil, "Bu dosya nasıl sonuçlandırılır?" anlayışıyla yaklaşılmaktadır. Böyle olunca usul, adaletin teminatı olmaktan çıkıp sonuca ulaşmayı geciktiren teknik bir ayrıntı gibi görülmektedir. Oysa usul, hukukun şekli değil; adaletin kendisidir. Çünkü hukukta doğru sonuca ancak doğru yöntemle ulaşılabilir.
Hukuk, sonuç üretme sanatı değildir.
Hukuk, adil bir yargılama sonunda sonuca ulaşma sanatıdır.
Çünkü doğru sonuca yanlış yöntemlerle ulaşılamaz. Hukuka aykırı deliller üzerine kurulan bir mahkûmiyet kararı, toplumun hoşuna gitse bile adalet değildir. Savunma hakkının zedelendiği, silahların eşitliğinin gözetilmediği, masumiyet karinesinin daha soruşturmanın başında fiilen ortadan kaldırıldığı bir süreçten çıkan karar, doğru olsa bile vicdanlarda meşruiyet üretemez.
Adalet yalnızca hüküm fıkrasında değil, o hükme götüren yolun tamamında yaşar.
İşte bu nedenle "Nasıl olsa suçlu." cümlesi, hukuk devletinin en tehlikeli cümlelerinden biridir. Bu cümle kurulduğu anda delilin önüne kanaat, usulün önüne önyargı geçer. O andan itibaren mahkeme, gerçeği arayan bir kurum olmaktan uzaklaşır; önceden verilmiş hükmün gerekçesini yazan bir mekanizmaya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Tutuklama konusunda yaşanan tartışmalar da bunun en belirgin örneklerinden biridir.
Tutuklama bir ceza değildir. Kanunun sıkı şartlara bağladığı istisnai bir koruma tedbiridir. Bir insanın özgürlüğü, kamuoyunun beklentisine göre değil; somut delillere, kanuni şartlara ve ölçülülük ilkesine göre sınırlandırılabilir. Kaçma veya delilleri karartma tehlikesini gösteren somut olgular bulunmaksızın verilen tutuklama kararları, tedbir olmaktan çıkar; yargının sopasına dönüşme tehlikesi taşır.
Üstelik sorun yalnızca tutuklama değildir. Daha soruşturmanın ilk günlerinde insanlar kamuoyu önünde suçlu ilan edilmekte, beraat etseler bile üzerlerindeki şüphe hiçbir zaman tamamen silinmemektedir. Bugün birçok dosyada mahkemeden önce sosyal medya hüküm kurmaktadır. Böyle bir yerde yalnızca adil yargılanma hakkı değil, masumiyet karinesi de sessizce aşınmaktadır.
Hukuk devleti, suçluları koruyan bir düzen değildir. Ama aynı zamanda suç isnadı altında bulunan kişiyi de hukukun güvencesi altına alan tek sistemdir. Çünkü adil yargılanma hakkı, suçsuz olduğu kesinleşmiş insanlar için değil; tam tersine, toplumun gözünde peşinen mahkûm edilen insanlar için vardır.
Bugün en çok unuttuğumuz gerçek de budur.
Adalet, dostlarımızı koruduğumuz zaman değil; ötekileştirdiğimiz, nefret ettiğimiz, hatta düşman gördüğümüz insanların hakkını da savunabildiğimiz zaman anlam kazanır. Çünkü hukuk, sevdiğimiz insanlar için talep ettiğimiz bir ayrıcalık değil; sevmediklerimiz için de kabul ettiğimiz ortak güvencedir.
Bir toplumun hukuk seviyesi, iktidara yakın olanlara nasıl davrandığıyla da, muhaliflere nasıl davrandığıyla da ölçülmez. Asıl ölçü şudur: Aynı olayda, aynı deliller karşısında, aynı hukuk herkese uygulanabiliyor mu? Gerçek hukuk devleti bu sorunun cevabında saklıdır.
Tarih bize aynı gerçeği defalarca gösterdi. Hukuku rövanş aracı hâline getiren her düzen, bir gün aynı hukuksuzluğun altında kendisi de kaldı. Çünkü hukuk bir kez kişilere göre işlemeye başladığında, artık kimse onun ne zaman kendisine döneceğini bilemez.
Bu yüzden yargı hiçbir siyasi mahallenin lejyoneri olamaz.
Mahkemeler, kalabalıkların alkışına da yuhalamasına da kapalı olmak zorundadır. Hâkim kararını sosyal medyanın gündemine göre değil, dosyanın içindeki hukuka uygun delillere göre vermelidir. Hukuk, popüler olduğu günlerde değil; en yalnız kaldığı günlerde de hukuk olmayı başarabilmelidir.
Hukuk, sevdiğimiz insanlar için istediğimiz ayrıcalığın adı değildir. Hukuk, sevmediklerimize de tanımaya razı olduğumuz güvencedir. Bir toplumun medeniyeti dostlarına gösterdiği merhametle değil, düşmanına gösterebildiği adaletle ölçülür.
Çünkü adalet, kendimiz için istediğimiz hak değil; karşımızdakine de tanımaya razı olduğumuz haktır.
Ve belki de adaletin en doğru tarifi şudur:
Adalet, düşmanımıza gösterdiğimiz muameledir.
Bence bu sürüm öncekinden daha güçlü. En önemli farkları; rövanşist temasını yazının omurgasına yerleştirmesi, "Türk hukuk pratiği" eleştirisini daha doğal ve isabetli kurması, masumiyet karinesini eklemesi ve akademik tonu azaltarak gerçek bir gazete köşe yazısı ritmi yakalamasıdır. Ayrıca tekrarlayan ifadeleri azaltıp paragraf geçişlerini daha akıcı hâle getirdim.